28 Aralık 2007 Cuma

Bir yasanın çağrıştırdıkları

Erdal Şafak, Sabah

Dünyada jinekolojinin öncüleri arasında sayılan Prof. Wilhelm Liepman, insülini bulan Prof. Erich Frank, medeni hukuk ve Roma hukuku uzmanı Prof. Andreas Schwarz, uluslararası hukuk uzmanı Prof. Karl Strupp, neoklasik ekonominin son teorisyeni Prof. Wilhelm Röpke, modern mantığın kurucularından filozof Prof. Hans Reichenbach... Nazi zulmünden kaçan ve 1933'den itibaren Türkiye'ye akın eden Alman bilim adamlarından sadece birkaçı bu saydıklarımız.


Yahudi kökenli oldukları için Hitler'in şerrinden korkan Fransa'nın kabul etmediği, İngiltere'nin "Vizeleri yok" bahanesiyle kapıdan çevirdiği, Avrupa'nın diğer sözde demokratik ülkelerinin de kaderlerine terkettikleri o beyinlere Büyük Atatürk kucak açmıştı. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip onlara şöyle seslenmişti: "500 yıl önce İstanbul'u kuşattığımız zaman Bizanslı bilginlerin İtalya'ya göç etmelerini önleyememiştik. İşte bugün Avrupa'dan rövanşı alıyoruz."

Liste o kadar uzun ki... İktisat profesörleri Wilhelm Röpke, Dankwart Rüstow, Gerhard Kessler, Umberto Ricci, gelir vergisi sistemimizin mimarı Prof. Fritz Neumark, kimya profesörleri Fritz Arndt, Felix Haurowitz, tıp profesörleri Philip Schwartz, Rudolf Nissen, jeolog Wilhelm Salomon-Calvi, fizikçi Harry Dember, müzik profesörleri Paul Hindemith (besteci), Eduard Zuckmayer...

Bitmedi; kent bilimci Prof. Gustov Oelsner ile Prof. Ernst Rudolf Reuter (1948'de Batı Berlin'in ilk belediye başkanı seçildi), operatör Prof. Rudolf Nissen, Ankara Tıp Fakültesi'nin kurucusu Prof. Alfred Marchionini, göz hastalıkları uzmanı Prof. Joseph Igersheimer...Bitmedi; Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin heykel bölümünü yaratan Prof. Rudolf Belling, Türk operasına çağ atlatan Prof. Carl Ebert, arkeologlar Prof. Kurt Bittel ve Prof. Hans Güstav...Yine bitmedi; İstanbul Dişçilik Fakültesi'ni kuran Prof. Alfred Kantorowicz, edebiyat kuramcısı Prof. Leo Spitzer, Astronomi Enstitüsü'nün babası Prof. Erwin Freundlich, felsefe tarihçisi Prof. Ernst von Aster, psikolog Prof. Wilhelm Peters, Asuroloji'nin anıt ismi Prof. Benno Landsberger, Hititoloji'nin babası Prof. Gustov Güterbock, filolog Prof. Georg Rohde, ilk botanik bahçesini kuran Prof. Alfred Heilbronn, matematikçi Prof. Richard von Mises, Manyas kuş cennetini bulan zoolog Curt Kosswig, TBMM binasının ve neredeyse tüm bakanlık binalarının mimarı Prof. Clemens Holzmeister...

Ve Türk modern mimarlığının yaratıcılarından Prof. Bruno Taut... Atatürk'ün katafalkını yaptıktan sonra hastalanıp öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde yatıyor.

Çağdaş Türkiye'nin mimarları

Onlar eğitim, özellikle de üniversite reformlarında Atatürk'ün beyin takımını oluşturdular. Reşit Galip "Biz yoksul bir ülkeyiz. Sizlere layık olduğunuz ücretleri veremiyoruz. Kusura bakmayın" demişti. Herbirine 500-800 lira arasında aylık bağlandı. Bu, Türk profesörlerin ortalama aylığının dört, milletvekili maaşının üç katıydı.

Türkiye'nin o dönem baştacı yaptığı 70'i aşkın Alman bilim adamı arasında bir yıldız daha vardı: Hocaların hocası Prof. Ernst E. Hirsch. 1930-1955 arasında Türkiye'nin yetiştirdiği hukukçuların ezici çoğunluğu onun "Rahlei tedris"inden geçti. O kadarla da kalmadı hizmeti.Türkiye şu sıralar yeni bir Ticaret Kanunu yapmaya çalışıyor. 7 yılda hazırlanabilen 1535 maddelik tasarı Meclis Adalet Komisyonu'ndan geçti. Mevcut Türk Ticaret Kanunu, Hirsch'in eseriydi. Düşünün; onun hiçbir ücret almadan tek başına hazırladığı, 1957'de yürürlüğe giren yasa, hemen hiç değişiklik yapılmadan 50 yıldır Türk ticaret yaşamını düzenliyor. Hirscht'in bir mirası daha var: Yine onun hazırladığı 1951 tarihli "Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu" hâlâ yürürlükte! 1950'lerin ortasında Almanya'ya dönen, Hür Berlin Üniversitesi'nin iki dönem rektörlüğü yapan Hirscht, gözlerini yumduğu 29 Mart 1985 tarihine kadar Türkiye'yle ilgisini hiç kesmedi. 12 Eylül müdahalesinden sonra çıkarılan Yükseköğretim Kurumu Yasası'nı istetip uzun uzun inceledi. Atatürk'ün direktifi ve öncülüğüyle gerçekleştirdikleri üniversite reformunun o yasayla ortadan kaldırıldığını görünce Milli Güvenlik Konseyi'ne şu haberi gönderdi:

"Söyleyin onlara; her general Atatürk değildir" Anlayana.

http://www.sabah.com.tr/haber,735669AFD9CB4E87A7B63FE3E864AAAA.html

27 Aralık 2007 Perşembe

Müzikli namaz (PKK ve din)














Bombalanan PKK kamplarından geriye bu şok görüntüler kaldı...


Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın, Kuzey Irak'taki terör yuvalarına yapılan operasyonların başarısını "Bizim için PKK’nın oradaki kampları ve hareketleri BBG evi gibidir" sözleriyle anlattı. Üç büyük hava operasyonu ile vurulan 'BBG evleri' bölgedeki etkinliğini kaybetmeye başladı. Güvenlik güçlerin ele geçirdiği fotoğraflar bu kamplardaki yaşamın gerçek yüzünü su yüzüne çıkartıyor.


ŞAŞIRTAN FOTOĞRAFLAR

Saygı Öztürk'ün Tempo Dergisi'nde yayınlanan haberine göre Eruh kırsalında güvenlik güçleriyle girdiği çatışma sonucu öldürülen ve gerçek adının Osman olduğu belirlenen teröristin çantasından fotoğraflar ve örgütsel dokümanlar çıktı. Fotoğraflar şaşırtıcıydı. Kırsal alanda kurdukları sözde kampa, İmralı Cezaevinde bulunan örgüt başı Abdullah Öcalan'ın da fotoğrafı asılıydı. Öcalan'ın fotoğrafının altında ise öldürülen bir kadın teröristin fotoğrafı yer alıyordu.

5 terörist, ayakkabılarını çıkarmış, yere serdikleri bezin üzerinde namaz kılıyorlar. Ancak, onlar namaz için durmuşlar ama hemen yanlarında bir terörist saz, diğeri ise tef çalıyor. Yani, kendilerince namazla alay ediyorlar. Fotoğraf dikkatle incelendiğinde namaza duranların da aslında namaz kılmayı bilmediği anlaşılıyor. Örneğin fotoğrafta sağdan ikinci ve solda bulunan kişiler namazda ellerini ters bağlamışlar. Sol başta bulunan kişi elini kadınların namaz kılarken bağladığı gibi ellerini bağlamış.

Daha önce teslim olan teröristlerden, saz, tef eşliğinde niçin namaz kıldığı soruldu. Teröristler, bunun bir çeşit oyun olduğunu, eğlenmek, moral bulmak amacıyla bunların yapıldığını söyledi.

Teröristin üzerinden çıkan notlar da ilginç. Diyarbakır Başsavcılığı'na gönderilen belgeler arasında yer alan fotoğrafların yanı sıra, örgüt üyelerinin ele geçirilen "eğitim notları" da bulunuyor. Notlarda dinle ilgili bazı ifadeleri şöyle yer aldı:İSLAMİYET=TESLİMİYET: "Erdeme, Kendini Tanrıya benzetmekle ulaşılır.", "İslamiyet Kürtlerin köleliğine zamk olmaktan öteye gidememiştir.", "Şeytanın şöyle dediğini duydum geçenlerde; Tanrının da bir cehennemi vardır, O da kula olan sevgisidir.. ve şöyle dediğini duydum. Tanrı öldü, insana olan dergisinden Tanrı öldü.", "İslamiyet=Teslimiyet"

DOMUZ ETİ YİYORLAR

Eruh kırsalında teröristin üzerinden çıkan fotoğraflar, bir başka gerçeği daha ortaya koydu. Teröristler domuz eti yiyor. Teröristler, domuz eti yemekle kalmıyor, hayvanın kellesiyle de hatıra fotoğrafı çektirmeyi ihmal etmedikleri anlaşıldı.
http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=153961

'14 Şehit Anıtı' ve Sarkozy

Hasan Celal Güzel, Radikal

25 Aralık, Gazian-tep'in kurtuluş günüdür. 'Antep Müdafaası', Türk Milleti'nin istiklâl ve hürriyet şuurunun tarihe geçen bir destanıdır. Bu savunma 11 ay devam etmiş ve bu zaman zarfında tam 6317 Antepli şehit düşmüştür. O yıllarda Gaziantep'in Türk nüfusunun 25 bin civarında olduğu düşünülürse, şehrin dörtte birinin ve kadınlarla çocuklar dışında kalan nüfusun büyük çoğunluğunun şehit edildiği anlaşılmaktadır. Antep halkı, 'Fransız esiri olmaktansa şerefli bir ölüm daha hayırlıdır' diyerek kanının son damlasına kadar savaşmış; Fransız ve Ermeni zulmüne asla baş eğmemiştir. Kahramanmaraş ve Şanlıurfa halkı da aynı kahramanlığı göstermiştir. Bu 25 Aralık'ta, Gaziantep halkının çok sevdiği, başarılı Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Asım Güzelbey tarafından yaptırılan '14 Şehit Anıtı' açıldı. Şehrin turistik merkezinde, kalenin karşısında inşa edilen bu anıt, Fransızların tıynetini ve Antep Müdafaası'nın hangi şartlar altında yapıldığını göstermesi bakımından çok isabetli olmuştur. Anıt'ın hikâyesi şöyledir: Kilis yolunda Fransız işgal kuvvetlerine karşı savaşan Kuvayı Milliye Komutanı Şahin Bey ve arkadaşlarına yiyecek getiren Antepli çocuklar, karanlık bastırınca Dokurcum Değirmeni'nde geceyi geçirirler. 28 Mart 1920'de Şahin Bey, Elmalı Köprüsü'nde kahramanca savaşarak şehit düşer. Fransızlar Köprü civarındaki Değirmen'e gelirler. Yaşları 12-14 arasında değişen 14 çocuğu kurşuna dizerler. Daha sonra hırslarını alamayıp çocuk şehitlerin vücutlarını süngüleyerek delik deşik ederler. Başkan Güzelbey, sözde Ermeni soykırımı için ilk anıtın yaptırıldığı Marsilya Belediye Başkanı ile Erivan Belediye Başkanını da '14 Şehit Anıtı'nın açılışına davet etmiş. Ancak bu davete icabet eden olmamış. Güzelbey, bu anıtın düşmanca duygularla yapılmadığını, ancak tarihin bilinmeyen bir yüzünün de gösterilmesi gerektiğini vurguluyor.

Fransızlar, önce, 850 yıl boyunca Türklerle kardeşçe yaşayan Ermenileri kışkırttılar. Sonra da, Türkleri soykırım yapmakla itham ettiler. Ermenilerin mâruz kaldığı sorunların temelinde, Osmanlı'yı parçalamak isteyen emperyalist devletlerin ve bunların başında da Fransa'nın büyük payı vardır. Fransız tarihi, yüz kızartıcı katliamlar ve soykırımlarla doludur. 1572'de St. Bartelemi yortusunda mezhep taassubu yüzünden bir gecede 50 bin Protestanı kesen; Fransız İhtilâli'nde binlerce kişiyi idam eden; 19. asır boyunca sömürgelerinde milyonları katleden; daha dün denilebilecek kadar yakın bir zamanda, 1954-1962 yılları arasında 1,5 milyon civarında Cezayirli'yi soykırıma tâbi tutarak katleden Fransızların, Türkleri 'soykırımcı' ilân etmesi ironik bir iddiadan öteye değer taşımaz.

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin 45 yıl önceki Cezayir soykırımı için 'Tarihçilere bırakalım' derken, 92 yıl önceki Ermeni tehcirini 'soykırım' ilân etmesi ne derece çifte standartlı ve riyakâr ise, Türkiye'nin AB'ye girmesi konusundaki tutumu da o derece ikiyüzlüdür.

Türkiye'yi 'Küçük Asya' (Asia minor) olarak nitelendiren Sarkozy'nin, Türkiye için Akdeniz ülkeleri birliği gibi, AB yerine geçmeyecek sun'î tekliflerde bulunması, aslında artniyetinin dışavurumu olarak okunmalıdır. Sarkozy'nin liderliğindeki Fransa'nın, Türkiye'nin AB üyeliğini engelleyeceği açıkça görülmektedir.

Biz hiçbir ülkeye ve kişiye düşmanca bakmayız. Ülkelerin ilişkilerinde karşılıklı menfaatlerin dengelenmesi esastır. Türkiye'nin AB üyeliği, Fransa'nın ya da diğer AB üyelerinin âtifeti olarak görülemez. Bu üyelik AB'ye, Türkiye'ye sağladığından daha fazla fayda getirecektir. Lâkin ille de Türkiye'nin üyeliği istenmiyorsa, Türkiye kendi yoluna devam edecektir.

Dokurcum Değirmeni'nin suları 14 çocuk şehidimize ninniler söyleyerek akmaya devam ediyor. '14 Şehit Anıtı', Türk Milleti'nin istiklâli ve hürriyeti için göze aldığı fedakârlıkları gösteriyor. Sarkozy'nin entrikaları ise umurumuzda bile değil...

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=242728

Hatada ısrar siyaseti

Türker Alkan, Radikal

Sorulmaya değer, Amerika şu anda sahip olduğu teknolojik olanaklara 30-40 yıl önce sahip olsaydı Vietnam savaşını kaybeder miydi acaba? Gerilla savaşı, çete savaşı, gayrinizami harp.. her ne derseniz, küçük birimlerin kırsal alanda yürüttükleri savaş türü düzenli orduların korkulu rüyasıydı. Vietnamlı General Giap ve komünist lider Ho Şi Minh bütün dünyada tanınan kişilerdi. Che Guevera, Küba'ya sığmamış, Güney Amerika'yı da ayaklandırmaya kalkışmıştı.

Fakat o zamandan beri çok şey değişti. Düzenli bir ordunun küçük ve seyyal güçlere karşı da başarılı olmasını sağlayacak teknolojik yenliklerin yarattığı etkiyi son sınır ötesi operasyonlarda izliyoruz. En küçük birliklerin hareketini bile gece gündüz demeden anında saptayabilen ve hemen müdahale yolunu açan gelişmiş teknolojiler, kırsal alandaki gayrinizami savaşın sonunu getirebilir. Belki de beli kırılan sadece PKK değildir, aynı zamanda gerilla savaşı veya çete savaşı denen savaş türü de artık eski cazibesini yitirmektedir!

Sınır ötesi operasyon masum bir güce karşı yapılmıyor. PKK senelerdir Türkiye'ye saldıran bir askeri güçtür. Dünya devletlerinin de kabul ettiği gibi, Türkiye kendisini savunmaktadır. Buna rağmen milletvekili olan bazı kişilerin Türkiye'yi kınamasını anlamak güç! DTP, operasyonların durdurulması için ölen teröristlerin aileleriyle birlikte sınırda 'canlı kalkan' olacakmış! Sınırdan Ankara'ya protesto yürüyüşü yapacaklarmış!

Neden PKK Türkiye'ye saldırırken 'canlı kalkan' olmadılar, İstanbul metrosunda bomba patlayıp da yüzlerce kişi ölseydi ne diyeceklerdi, sormak gerekmez mi?

Yanıtları hazır. Daha önce Ahmet Türk söylemişti, dünkü Radikal'de de Van Milletvekili Fatma Kurtulan söylüyor: "PKK'nın oluşturduğu bir kitle üzerine siyaset yapıyoruz... Dolayısıyla da bizim siyasetlerimiz onların hassasiyetlerine göre olmak durumundadır. İşte '75 Kürt milletvekilimiz var' deniyor. Biz, onlar gibi davranamayız. Onların da birçok yakını PKK'da. Yakınlarını yitirenler de var. Biz farklıyız. PKK'nın yarattığı sonuçlar üzerinde var olduğumuz gerçek ama farklıyız. PKK, şiddeti benimseyen silahlı bir örgüt, biz, demokrasi siyaset yolunu benimsemiş bir yapılanmayız."

Sayın Fatma Kurtulan'ın içtenlikle konuştuğuna inanıyorum. Özellikle "PKK şiddeti benimseyen silahlı bir örgüttür," sözü aşağı yukarı "PKK terörist bir örgüttür" demekle aynı kapıya çıkar. DTP içinde kaç kişi bu ifadeyi onaylar, bilemem. Fakat, eğer DTP böyle düşünüyorsa, yapması gereken şeyin sınırda PKK'ya canlı kalkan olmak yerine, 'Silahları bırakın, sivil politikaya katılın' çağrısı olması gerekmez mi?

Ve "Kusura bakmayın, tabanımız PKK ile aynı, onun için PKK'ya karşı çıkamayız" ne demek? Böyle mazeret olur mu? Bir siyasal parti elbette halka kulak vermelidir. Ama aynı zamanda halkına önderlik de etmelidir. Halkın öngörmediği şeyleri dile getirmeli, liderlik rolünü oynayabilmeli, yeni ufuklar açabilmelidir. "

Apo ve PKK ne derse biz onu izleriz" anlayışının Kürt halkını getirdiği nokta ortada değil mi? Yanlışta ısrar diye siyaset olur mu?

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=242802

Esrarengiz ölümler arasındaki bağ ne?

Kuşkulu ölümleriyle kamuoyunun gündemine gelen Aselsan mühendislerinden Hüseyin Başbilen'in cinayete kurban gittiği görüşünün üç adli tıp uzmanı tarafından teyid edilmesinden sonra, 14 Temmuz 2004'de geçirdikleri kazada ölen TÜBİTAK görevlileriyle Aselsan mühendisleri arasında bir irtibat olabileceği ihtimali de ağırlık kazandı.

Aselsan'da çalışan üç mühendisin 2006-2007 arasında esrarengiz biçimde "intiharları"yla 2004'te üç TÜBİTAK görevlisinin trafik kazasında ölümü hakkındaki dosyalarda benzerlikler öne çıkıyor. İki davanın avukatları dosyaların birleştirilmesi gerektiğini öne sürüyor.

MİT MÜDAHİL OLMALI

Aselsan görevlisi Hüseyin Başbilen'in avukatı Mustafa Barış Çatalbaş, hem kendilerinin hem de savcının bu irtibatlar üzerinde durduğunu belirterek, "Dosyaların birleştirilmesine engel bir şey yok" derken, TÜBİTAK görevlisi Ercan Kuruoğlu'nun avukatı Uğur Amasya, yaptıkları itiraz üzerine davanın Yargıtay'da olduğunu, temyizden döndüğü taktirde davaların birleştirilme ihtimalinin bulunduğunu kaydetti. Amasya, "MİT'in bu iki olaya da müdahil olması gerekir. Çünkü mahkeme bir yere kadar gidebiliyor." dedi.

İKİ DAVADA BİLGİ YOK

Bu arada, Aselsan mühendisi Hüseyin Başbilen'in aracındaki çantasından tank projesi kaybolurken, kaza sonucu ölen TÜBİTAK görevlisi Ercan Kuruoğlu'nun geliştirdiği kripto çözüm cihazının şifre ve yazılımlarının yer aldığı bilgisayarı da kaza yerinde kaybolmuştu.Ercan Kuruoğlu'nun avukatı Uğur Amasya, yaptıkları itiraz üzerine davanın Yargıtay'ta olduğunu, temyizden döndüğü taktirde davaların birleştirilme ihtimalinin bulunduğunu söyledi. Amasya, şunları söyledi:"İki dava da birisi trafik kazası, diğeri intihar denilerek hemen kapanabilecek gibi gözüküyor, ancak davalarda ölen kişilerin üzerinde çalıştıkları projeler bakımından benzerlikler bulunuyor. Her iki kurum da projelerin gizliliği ve stratejik önemi gereği detay vermekten kaçınıyor. Bu da gerçeğin ortaya çıkmasına imkan vermiyor."

'ESRARENGİZ BİR KİŞİ ARAMA YAPTI'"

Ben bu iki olaya da MİT'in bir şekilde dahil olması gerektiğini düşünüyorum" diyen Amasya, şöyle konuştu: "Çünkü mahkeme bir yere kadar gidebiliyor. Her iki olayda da projeler üzerinden sonuca gidilebilir, ancak bunlar çok hassas konular olduğu için MİT'in kapsamlı bir incelemesi gerekiyor."Amasya, Aselsan mühendisi Başbilen'in tank projesinin yer aldığı çantanın arabasından çalınması gibi, Kuruoğlu'nun bilgisayarının da kaza yapan arabadan alındığını, köylülerin tanıklığına göre, kaza sonrası olay yerine gelen esrarengiz bir kişinin arabada arama yaptığını sonra da kaybolduğunu söylediklerini hatırlattı.

Amasya, "O bilgisayarın içinde Irak'taki çuval olayında el konulan kripto çözücü cihazın şifreleri vardı. Biz mahkemede bunları dile getirince TÜBİTAK 'kırık olarak bize getirildi' diye mahkemeye bilgi verdi. Ama bu içerisinde çip alınmış mıydı, bilgiler yerinde miydi, bunların hiç birisi belli değil." diye konuştu.

Kripto çözücü cihaz kayıpEski bakanlardan Ramazan Mirzaoğlu'nun damadı Ercan Kuruoğlu, Temmuz 2003'te Süleymaniye'deki çuval baskınında Türk çadırında el konulan kripto çözücü cihazı yapan kişi olarak da biliniyordu. Kuruoğlu buna benzer bir cihazı yeniden geliştirirken, söz konusu cihaz askeri bir ortamda denendi ve Kuruoğlu dönüşte hayatını kaybetti. Mahkeme aşamasında avukatı, Kuruloğlu'nun bilgisayarının kaybolduğunu ve bilgilerin çuval olayında el konulan kripto çözücünün şifreleri olduğunu açıklamıştı. Bunun üzerine TÜBİTAK davaya katılarak "Bilgisayar bizde. Jandarma getirdi. Getirdiklerinde kırıktı" açıklamasıyla yetinmişti. Traktör sürücüsü Cemal Elmas'a 2 yıl 7 ay 7 gün, Tübitak şoförüne de 1 yıl 6 ay 22 gün ceza verilirken, Mercedes şoförü ise beraat etti. Dosya şu an Yargıtay'da.

F-16 projesinde buluşmuşlar.

TÜBİTAK'ta F-16 uçaklarının ABD'nin orijinal yazılımlarından bağımsız olarak dost-düşman ayrımı yapabilmesini sağlayacak "milli yazılım projesinde" görev alan Ercan Kuruoğlu, Mustafa Aktekin ile projeler kapsamında askeri uzman olarak görev yapan Yüzbaşı Yücel Kenter, 2004 yılı başında aynı konuda çalışma yapan TAI ve Aselsan ile TÜBİTAK arasında yürütülen koordinasyon sırasında askeri uzmanlara Aselsan mühendisleriyle brifing verdiler. F-16 uçaklarının ABD tarafından yapılan yazılım şifrelerinin çözümü ve bundan ayrı olarak milli bir yazılım projesinin geliştirilmesi için, üç kurum tarafından yürütülen benzer projeler, aynı arabada şüpheli bir kaza sonucu hayatlarını kaybeden TÜBİTAK görevlileriyle Aselsan mühendislerini bir araya getirdi.

Türkiye'nin güvenliğiyle ilgili projeyi çalışıyorlardı

Yüzbaşı Yücel Kenter (32) ile TÜBİTAK uzmanları olan M. Ercan Kuruoğlu (31) ve Mustafa Aktekin (54) 14 Temmuz 2004'te (Aselsan'daki ölümler başlamadan iki yıl önce önce) Çanakkale-Gelibolu yolu üzerinde şüpheli bir trafik kazasında hayatlarını kaybetti. Kazaya karışan İstanbul plakalı bir traktör ve mercedeste kimsenin burnu dahi kanamamıştı. TÜBİTAK'ın mahkemeye sunduğu bilgide, bu kişilerin Türkiye'nin güvenliğiyle ilgili kriptolar (gizli şifreler) üzerinde çalıştıkları, yeni geliştirilen askeri bir cihazı denemek için Çanakkale'ye gittikleri anlaşılmıştı. Askeri görevli Yücel Kenter, muhabere yüzbaşı rütbesini taşırken, Kuruoğlu ile Aytekin TÜBİTAK Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü'nde çalışıyordu. Bu enstitü, ulusal güvenliği ilgilendiren gizlilik dereceli bilgilerin korunması hususunda Türk Silahlı Kuvvetleri ve Dışişleri Bakanlığı'na destek veriyor. Burada çalışan uzmanların, görevleri konusunda ailelerine dahi bilgi vermedikleri iddia edilmişti.

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=153935

301’e geri döndük: Ne yapmalı?

Süheyl Batum, Gazete Vatan

Zannedersem “hem demokratız, özgürlükçüyüz iddiasında olma hem de bunu ne yaptığı yasalarda ne anayasada gösterebilme” çelişkisi artık çok açık olarak ortaya çıktığı için, 301. maddeyi değiştirmek üzere hükümet nihayet harekete geçmiş. Bir de, herhalde liberal(!) aydınların(!), “AKP’ye karşı hiçbir eleştiri getirememe” durumlarının yarattığı çelişki ve utanç(!) nedeniyle, “ne olur artık, yakında açıklayacağınız anayasaya tam destek verebilmemiz için, göstermelik de olsa bizi bu komik durumdan kurtarın” ricaları etkili olmuştur. Keşke, tam konu tartışıldığı, Sayın Livaneli değişiklik önerdiği, sivil toplum ısrarcı olduğu sırada hükümet, engeller çıkarmasaydı.

Biliyorum, mahkemeler ve Yargıtay, 301’i doğru uygulayabilir. Üstelik “Türklüğü aşağılamak” kavramı, Yargıtay’ın içtihadı çerçevesinde, kesinlikle “Türk Milleti” olarak algılanıyor ve uygulanıyor. Ama yine de bir türlü bu maddeyi tartışmaların tam ortasında yer almaktan kurtaramadık. Bir türlü dava açma aşamasında, savcıların maddeyi yorumlama biçimlerini değiştiremedik, bu yorumlama biçiminin ve çok kolaylıkla dava açıldığı gerçeğinin, “uluslararası camiada”, tartışılmasını engelleyemedik. Diğer hukuklar açısından bakarsak, “devletin organlarına ya da alametlerine” hakareti cezalandıran yasal düzenlemeler bulunmasına karşın, Türkiye’de olduğu kadar “geniş bir koruma alanını” içermediği, “Türklük” gibi bir kavram olmadığı açıktır. Benzer “koruma alanını” düzenleyen bazı düzenlemeler, örneğin Alman veya Danimarka hukukunda bulunmakla birlikte, kolaylıkla uygulamaya geçirilmediği de gerçektir.

O halde bu durumu derhal değiştirmemiz gerekir. Kaldı ki, AİHM de, yerleşik içtihadında (Castells/İspanya kararı); “Devletin ve hükümetin, üstün konumları nedeniyle, benzer durumlarda, medya aracılığı ile veya diğer her şekilde kendilerine yöneltilen saldırı ve eleştirilere başka yollarla rahatlıkla karşılık verme olanakları olduğu için, ceza davası yoluna başvurmada son derece çekingen davranmaları gerektiğini” söyler. Diğer kararlarında da (Lingens, Thorgeir Thorgeirson), “politikacılara, devletin resmi görevlilerine ya da organlarına karşı hakaret suçunu düzenleyen ve bu kişi ve kurumlara çok geniş bir koruma alanı sağlayan yasal düzenlemelerin, düşünce özgürlüğünü ihlal edeceğini” söylemektedir. Mahkeme’ye göre; “bu tür düzenlemelerin iç hukukta yer alması, üstelik özellikle hapis cezalarının yer alması durumunda, ulusal mahkemelere düşen, bunları uygulamaktan kaçınmalarıdır.”

İşte, bu nedenlerle, 301 yeniden düzenlenmelidir.

1) 301. maddenin birinci fıkrasında yer alan “Türklüğü, Cumhuriyeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni” ibaresi “Türk milletini, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni” olarak değiştirilmelidir.

2) Öngörülen hapis cezası, örneğin üç aydan bir seneye düşürülmelidir.

3) Ve bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, “söz konusu kurumların TEMSİLCİLERİNİN TALEBİNE ve sonra Adalet Bakanlığı’nın İZNİNE, Türk milletine karşı işlenmesi durumunda da, yalnızca Adalet Bakanlığı’nın İZNİNE” bağlanmalıdır.

Bu arada ilk önce Işık KANSU, sonra Melih ÂŞIK, ve son olarak da Ali SAYDAM, “Süheyl Batum’un CHP için adı geçiyor” haberini yorumladı. Sayın ÂŞIK ve Sayın SAYDAM, şahsım için güzel değerlendirmelerde bulundu. Tabii CHP gibi önemli bir parti ile anılmaktan, hem de bu değerli dostların çok açık görüşlerini öğrenmekten çok mutlu oldum, onur duydum. Ama şu aşamada böyle bir olasılık yok. Bir kere yeri ve gereği yok. İkincisi de Türkiye’de “liderin iki dudağı arasına bağlı olan” siyasal partiler sistemi ve anlayışı değişmeden, bence siyasete girmek çok zor. Çünkü bence ne bu iki dudağın sahibi olmanın bir anlamı var, ne de tüm geleceğini bu iki dudağa bağlamanın.

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=27.12.2007&Newsid=153844&Categoryid=4&wid=45

Yolunu bulamayan DTP

Oktay Gönensin, Gazete Vatan

Kürt kökenli vatandaşlardan aldığı oylarla Meclis’e giren Demokratik Toplum Partisi hâlâ kendisine bir “yol” bulamadı.Yasal bir siyasi partinin, yasa dışı bir örgütün sözcüsü olması kabul edilemeyeceğine göre bu yol kapalıdır. DTP içinde bu yolu benimsemiş olanlar olabilir, onların da yasal platformda siyaset yapması mümkün değildir. Kuzey Irak’taki PKK kamplarına yönelik askeri operasyonlar DTP’yi bir kez daha zora soktu.Kamuoyu gözünde bu partinin genel başkanının askerlik görevini yapmamak için sahte sağlık raporu almış olmasının da açıklanabilir bir yanı yoktur. En azından böyle bir “açığı” bulunan bir kişinin önemli bir siyasi partinin başına getirilmesinin de açıklanması zordur.

DTP kendisini “sol” ve “demokrat” olarak nitelemesine rağmen, çeşitli olaylarda aldığı tavırlar bu partinin güncel politikalarının “milliyetçi” temelde şekillendiğini gösteriyor. Sadece tek bir konuya odaklanmış bir siyasi partinin, o konu ne kadar önemli olursa olsun, “ülke partisi” niteliği taşıması zordur. O konu da “etnik” nitelikli olduğundan, DTP kaçınılmaz olarak “Kürt milliyetçiliği” çevresinde patinaj yapıyor.Güneydoğu’da, esas olarak Kuzey Irak’taki Barzani ve Talabani siyasetlerine yakın “duran” ve PKK’ya karşı açık tavır alan siyasi oluşumlar da bulunuyor. Ancak bunlar DTP gibi geniş bir kitle tabanına sahip değil.


DTP’nin kendisine bir “yol” bulamaması halinde ilk sonucunun ne olacağı 22 Temmuz’da ortaya çıktı. AKP Güneydoğu’da oy oranını beklenmedik ölçüde artırdı. Bu da önümüzdeki yıl yapılacak olan yerel seçimlerde DTP’nin elindeki yerel yönetimlerin önemli bir bölümünün AKP’ye geçmesi olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor.DTP kendinden beklenen işlevi yerine getiremez ve yerel yönetimlerdeki ağırlığını AKP’ye kaptırırsa, Meclis’te grubu olmasına rağmen “marjinal” bir parti durumuna düşecektir.DTP’den beklenen açıktır. Bu parti bütün gücü ve imkânlarıyla PKK’nın silah bırakması için uğraşmak dışında hangi “yol”u benimserse benimsesin siyasi bir ağırlığı ve halk gözünde bir ciddiyeti kalmayacaktır.Kuzey Irak operasyonlarının “askeri” bir çıkış yolu bulunmadığını herkese göstermiş olması gerekir. DTP’nin de bunu açık olarak gördüğünü göstermesi ve gereklerini yapması hâlâ bekleniyor.

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=27.12.2007&Newsid=153888&Categoryid=4&wid=11