29 Aralık 2007 Cumartesi

''Aftan Öcalan da yararlanabilir'' (221. Madde)

Kanadoğlu'ndan 221’nci maddede 'esnetme' çalışması yapan hükümete uyarı.

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Türk Ceza Kanunu’nun terör ve terörle mücadeleyi düzenleyen 221’nci maddesinin “esnetilmemesi” gerektiğini söyledi. Kanadoğlu, “Amaç suç işlemiş kişileri de işlemeyenler gibi topluma kazandırmak ise, bunun adı aftır ve bunun sonu hiç ummadığımız kişileri de aftan yararlanmasına kadar gidebilir. Buna PKK’nın lider kadroları da dahildir” dedi.

Sabih Kanadoğlu, Halk TV’de katıldığı bir programda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kanadoğlu, TCK’nın 221’nci maddesinin “esnetilmemesi” gerektiğini vurgulayan Kanadoğlu, “Eğer, hiç örgüt suçu işlememiş birilerini affetmek istiyorsak bu zaten 221. maddenin içeriğinde var. Amaç suç işlememişlere yönelik bir uygulama ise ayrı bir düzenlemeye gerek yok. Suçun işlenip işlenmediğinin tespiti de ayrı bir konu. İktidar, 221. maddenin bazı hükümlerini esneteceğini söylüyor. 221 bir temel yasadır. Temel yasalarda böyle oynama yapılması gelecek açısından umut vermiyor” diye konuştu.

-APO BİLE YARARLANABİLİR-

“Amaç suç işlemiş kişileri de işlemeyenler gibi topluma kazandırmak ise, bunun adı aftır ve bunun sonu hiç ummadığımız kişileri de aftan yararlanmasına kadar gidebilir” diyen Kanadoğlu, şunları söyledi:

“Buna PKK’nın lider kadroları da dahildir. Çünkü siz böyle bir yasayı gündeme getirirseniz, eşitlik ilkesi de gündeme gelir. Ayrıca, siz silahlı mücadele devam ederken, af konusunun ortaya çıkması, sizin terörle mücadele etmekte olan güvenlik güçlerinizi de moral açıdan etkiler.

Bunun bir sakıncası daha var. Afla dışarı çıkan insanın suçlu olup olmadığıyla ilgili devlet sorumluluk alır çünkü eğer o kişi suçlu derse bunu kanıtlamak zorundadır. Bu sorumluluklar çerçevesinde bu insanlara iş bulunması, çeşitli sosyal güvencelerinin sağlanması söz konusu olur. Bu konu suiistimale de neden olabilir. İş bulmak için, devlet güvencesi için suça yönelenler dahi olabilecektir.”

-TOPLUMA KAZANDIRMA YASALARI BAŞARISIZ OLDU-

Sabih Kanadoğlu, Türkiye’de topluma kazandırma konusunda şu ana kadar 8 yasa çıktığını hatırlattı ve bu yasaların istenilen sonuçları vermediğini kaydetti.

Daha önce çıkan pişmanlık yasalarıyla ilgili rakamlardan örnekler veren Kanadoğlu, şöyle devam etti:“2003 yılında, 4959 sayılı yasayla çıkan düzenlemeye, 4 bin 360 kişi başvurdu. Bu başvuruların 2 bin 980’i cezaevinde bulunanlar tarafından yapılmış, bin 360 kişi dışarıdan ya da dağdan başvurmuş. Başvuranların bin 975’i Hizbullah üyesi, o zamanın bakanlığının deyimiyle ‘dini motifli örgüt üyeleri’, bin 935’i PKK’lı ve aşırı sol örgütler.

Bir devlet bu şekilde bir af çıkarırsa, esas olarak dağa çıkışı teşvik etmiş olabilir. Örgüt mensuplarında ya da suçlularda, devlet nasılsa bir şekilde ödün verecektir düşüncesine neden olabilir.

-301. MADDE KALMALI-

Kanadoğlu, tartışmalı 301’nci maddeye ilişkin açıklamalarda da bulundu. 301’nci maddenin gerekli olduğunu savunan Kanadoğlu, “Çünkü ulusal onurunu koruyamayan ülkelerin sonu karanlıktır. Beni üzen şu ki, biz bunu AB’nin baskısıyla yapmamalıyız” diye konuştu.

Maddedeki, Türklük kavramından, “Türk milleti” algılandığına vurgu yapan Kanadoğlu, esas değişen şeyin bu konudaki inisiyatifin Adalet Bakanlığı’na bağlanması olduğunu söyledi. Siyasi bir suçun izne bağlı olmasının yadırganamayacağını anlatan Kanadoğlu, “Bu konuyla Adalet Bakanı ya da Cumhurbaşkanı ilgilenebilir. Ama Cumhurbaşkanı’na gitmeden Adalet Bakanı’na bağlanması doğrudur. Kötüye kullanılabilir mi, evet ihtimal dahilindedir. Ama bu kötü kullanmayı eleştirme hakkına da biz sahibiz. Bu konuda göz göre göre keyfi uygulama yapılacağını zannetmiyorum” dedi.

Gazete Vatan http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=29.12.2007&Newsid=154287&Categoryid=1

28 Aralık 2007 Cuma

“Hakem Ol, Ama Bütün Yolları Tıka!..”

İçinden geçtiğimiz emperyalist süreçte, sömürgecilerin binbir taktiğini görüyoruz. Yine bunlara dönelim ve yüzyıllar öncesinden bir örnekle onların değişmeyen taktiklerini açıklayayım.

Kral Büyük İskender, filozof Aristo’ya bir mektup yazar ve sorar:- “Zapt ettiğim topraklardaki insanları baskı altında tutabilmek için neler yapmalıyım?”
Sonra, aklına gelen yöntemleri sıralar:

“1- Onları sürgüne mi göndereyim?
2- Hapse mi atayım?
3- Kılıçtan mı geçireyim?”

Filozof Aristo hepsine tek tek yanıt verir:
“1- Onları sürgüne gönderirsen, sürgünde top(ar)lanıp sana isyan ederler.
2- Hapsedersen, hapishaneleri militan yuvasına çevirirler, denetiminden çıkar.
3- Kılıçtan geçirirsen, sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, krallık tahtını sallar.”

Büyük İskender’in aklına gelen hiçbir yönteme onay vermeyen Aristo, Kralın gücünü koruması için şu öneride bulunur:

“İnsanların arasına nifak(ayrılık) tohumları ekeceksin ki, birbirleriyle mücadele etsinler, savaşsınlar. Savaşınca, hakem olarak kendini kabul ettireceksin ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın.”

Bu örnek, Türkiye ve bölgemizdeki oyunları nasıl da açıklıyor değil mi?..

Hulki Cevizoğlu'ndan: http://www.cevizkabugu.com.tr/yazilar.asp?procid=76 , 25 Aralık 2007

Genocide? This American says “NO!”

By Renee Abramson

The Anti Defamation League (ADL) has recently stated it supports the claim of an Armenian genocide occurrence. Does this come to anyone as a surprise? What else can we expect from a human rights group? The ADL is not a political group. The ADL is not Israel. It does not represent Israel (who has not taken a position). It does not represent the Jews. The ADL represents itself. That is all. One would think that Israel, or certainly some lone member of Knesset, would support the claim on this sensitive issue of a possible genocide with an ally as close as Turkey is to Israel. Even more interesting is the time frame of this ethnic cleansing that the Armenians claim. During the same time that they claim the Turks set out to annihilated their entire existence, the Ottoman Empire was in Palestine, in Jerusalem . For centuries the Armenian Quarter had existed in Jerusalem. Why not start there? One would think that the Turks occupying Palestine would wipe out that quarter. Even back then it would probably take them all but an hour to do so. However, not only did the Armenians in Jerusalem, survive, but they thrived. There were no skirmishes. In fact, the Turkish Ottomans gave the Armenians, just as they had given the Jews, the freedom to practice their own religion.

Must we Jews be reminded that on Mar. 28, 1949, Turkey became the first country with a Muslim majority to formally recognize the State of Israel? Not only this but they were among the first nations to ratify Israel's Statehood. When 150,000 Spanish Jews fled the inquisition, the crusades and the Black Death, They repopulated Constantinople's (today's Istanbul) declining population. These Sephardic Jews settled in Constantinople, but also in Thessalonica which came to be known as "Mother of Israel" due to its large Jewish population.

Do we forget that Turkey also served as a transit for European Jews fleeing Nazi persecution during the 1930s and 1940s? The Israeli foreign ministry has characterized its relations with Turkey as "perfect." With the dissolve of the Ottoman Empire, Israel has maintained a friendship for almost 90 years. These two countries train their armies together. If Israel had thought for a moment that their allies were capable of ethnic cleansing, then they would not have a long established friendship. If there were an ethnic cleansing, then the Armenian quarter that was long established for centuries would not have flourished during the Ottoman Empire.

This was war

We Jews know what ethnic cleansing is. Probably more so than many other ethnic groups do. What happened to the Armenians was a horrific massacre and loss of life. Was every massacre throughout history motivated by ethnic cleansing? Certainly not. What Hitler tried to accomplish is a far cry from any Armenian so-called genocide. You cannot deny that many Armenians lost their lives as they were looking for a land of their own, however, what is not recognized is that the Armenians themselves inflicted as much damage as others in the hostilities of that time for their own selfish objectives. The Turk's only policy was the removal of Armenians from the front line with Russia, where they were collaborating with the Ottoman Empire's enemies. They were a threat to security. This is called war.

Regarding persecution, the Ottomans had one of the most tolerant policies toward non-Turks of any empire of its day. The three communities of Jews, Greeks and Armenians were virtually autonomous within the empire. It cannot be denied that throughout history the Ottoman Empire unlike any other empire of its time allowed Jews to practice their own religion as well as many freedoms of their time. When the Ottoman Empire had taken over Jerusalem, had they tried to annihilate the strong presence of the Armenians who had their own quarter? Never. Could you say that the Russians committed genocide against the Circassians and Adyghes? If you could then the Armenians slaughtered 200,000 people including Turks and Kurds and Jews in Eastern Anatolia during Turkey 's Independence War while the Turks were fighting against the imperial powers of Europe on five fronts. Armenians took advantage of the Turks' weak position and waged a war against them by opening a new front. But, this was war.

As a Jew, I have huge respect for the Ottoman Empire as they gave us freedom of religion to not only Jews but to the Christians as well. My grandfather was born under the Ottoman Empire in Jerusalem. We return to our history books that once again show us that the Ottomans allowed freedom of religion unlike every other empire that existed. This set the precedence for a friendship between Israel and Turkey . Once more, one does not befriend its enemy. Could it be that the Armenians massacred were only the victims of war?

When the public is given the correct information, then we can make an intelligent choice. Our history books give us the proof as the Armenians had a complete alphabet at that time and kept good records as did the Ottomans. In 2007, however, history was ignored and replaced with slanting, propaganda and lies. The House's decision to rewrite history and rename the Armenian/Turkish conflict as genocide is ridiculous. Not even the United Nations or Israel has supported this as true. It was not racially motivated. There was no ethnic cleansing. If this held any truth then the Armenian quarter could have been wiped out in an hour but instead was respected by the Muslim Ottomans allowing the Armenian quarter to flourish and grow giving them freedom of religion.

Genocide is being used as a loose term

In a recent article in the Jerusalem Post Armenians in Israel led a small protest and were upset that Israel had not taken an official position. One would think that Israel would be the first country to define Genocide with its own history. The problem is that Genocide is being used as a loose term. Israel, a people who have tasted the bitterness of ethnic cleansing would be the first to declare this as genocide. They have had nearly 90 years to do so. Instead, they have befriended Turkey as the two nations train their military together and have become close allies.

Here in the year 2007, nearly 100 years after the decline of the Ottoman Empire, Armenians are still trying wake the dead in this controversy. This is alike to Black African Americans looking for reparations for slavery. And like this it falls upon deaf ears. Society has little tolerance for people with a chip on their shoulder.

It is not enough that this country had not learned from Vietnam and Iraq, but now the House wants to re-write history concerning the Armenian Turkish conflict. The problem is, the West is trying to judge history with respect to its own historical and cultural references. Racism is a Western concept, which didn't have a place in Turkish or Ottoman history and the West cannot understand anti-racist Ottomans. Annihilation is a Western concept and the West cannot understand the Ottomans which chose to let live instead of wipe out. Assimilation is a Western concept and the West cannot accept the fact that different ethnic groups could live together.

Mainstream Western understanding has given the word "culture" a specific meaning and does not understand culture beyond that. And it chooses to denigrate what it does not understand. The problem is, the last real empire that the West had was the Roman Empire. Later so-called "empires" were only colonial formations, not real empires, and depended on exploitation and repression. Like İlber Ortaylı said, the last Roman type empire was the Ottoman Empire.

You can't really expect the (declining) Western powers to understand and appreciate something that is really different from their understanding of politics. That's like Americans appreciating Martian culture and politics. However while the House committee voted, acknowledging the Armenian Genocide, it disregarded the Azerbaijan Genocide of 1905-1907 by the Armenians. War is war. This claim of genocide happened as much as the Jews crucified Jesus. When will the House stop robbing Peter to pay Paul? The ADL, and like organizations such as CAIR and the NAACP should go back to their support of illegal immigrants rights as they have been doing and leave history to the books.

TDN, November 5, 2007

http://www.armenianreality.com/index.php?option=com_content&task=view&id=111&Itemid=1

***

''Bernard Lewis Speaking on Armenian Allegations''



E books about the Armenian issue

E Books, e-konsolosluk.net

  • ''The Armenian Problem and International Law The Armenian Problem and International Law'', by Gündüz Aktan

  • ''Armenian Question - The History'', by Justin McCarthy

  • ''Armenian Atrocities- A Compilation Of Views'', MFA Turkey

  • ''Hitler and the Armenian Question'', by Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

  • ''Ten Questionas, Ten Answers - Armenian Claims'', Ministry of Foreign Affairs

  • ''Declarations made by American Academics on Armenian Issue'', MFA Turkey

  • ''The Orly Trial - Armenian Issue'', MFA Turkey

Available to download as PDF;

http://www.e-konsolosluk.net/eLibrary/eLibrary_Main.aspx

Düşünce kutsal mıdır?

H. Gökhan Özgün, Radikal

Geçen pazar Sean Penn'in bir kısa filmi üzerine yazdığım '11 Eylül için 'iyi oldu' diyebilmek' yazısıyla ilgili Amerika'da doktora yapan bir iktisatçıdan, Kenan Erçel'den bir yorum aldım. Yorumunu her ne kadar kısaltmak zorunda kalsam da, elimden geldiğince özüne sadık kalmaya çalıştım... Kenan Erçel şöyle diyor:

"ABD'deki ifade özgürlüğü, genişliği insanı bazen hakikaten hayrete düşürse ve imrendirse de bu özgürlüğün pasifize edici bir yanı da var sanki... 11 Eylül'ü müteakiben, ABD'de çoğunluk savaşa karşı, Bush ve şürekâsını tefe koymayan yok, Beyaz Saray'ın önünde savaş karşıtı gösteri yapmak serbest ama.. yani, ifade özgürlüğü ne denli genişse, ifade o denli etkisiz.. demek istemiyorum. Ama, öte yandan da, keşke Sean Penn'in filmi biraz daha fazla şimşekleri üzerine çekseydi diye düşünmeden de edemiyorum. İktidarın hışmı, gazabı kadar kayıtsızlığı da ürkütücü." (Kenan Erçel) Bambaşka bir yazı yazacaktım ama Kenan Erçel'in samimi serzenişi bana kendimi daha iyi ifade etmek için bir fırsat sundu. Bu fırsatı değerlendirmek istedim.

Düşünce, ifade ve vicdan özgürlüğünü hiçbir zaman iktidar mücadelesinin ya da iktidarla mücadelenin en önemli aracı olarak görmedim. Düşünce özgürlüğü bana kalırsa daha ziyade bir varolma mücadelesidir. 'Özgürlükler'in toplumu dönüştürmekten çok derinleştirdiği kanaatindeyim. Sistemin boşluksuz kütlesinde, boşluklar, gözenekler açmaya yaradıklarına inanıyorum. Altkültürler için bir espas, bir zemin yarattıklarını düşünüyorum. Düşünce özgürlüğünden nasibini almamış yerlerde bırakın iktidara tırmanmayı kimilerinin düşebileceği bir yer bile yoktur. Tek ayak üstünde büyük bir kalabalığın ortasında öyle durulur. Bu bazen bir ömür boyu sürebilir. Düşünceler iktidarları tehdit edemez. Ama yalnızca ve yalnızca düşünceler bir 'gelecek duygusu' yaratabilir. Ve siyasetler de bu gelecek duygusu üzerine kurulur. Fikir özgürlüğünden mahrum toplumlarda hakiki bir 'gelecek duygusu' yoktur.

Ve/fakat burada bence çok önemli bir nokta var. Düşünce özgürlüğü dediğimiz şey, bu özgürlüğe gerçekten rağbet eden toplumlarda bir özgürlükten ziyade bir fetiştir. Ve düşünce bir 'fetiş' olduğu için bu toplumların kuburuna atılamaz. Düşünce ve ifadeye gösterilen saygı, hümanist bir özgürlük duygusuyla değil, bir fetiş hissiyle beslenir. Düşünce özgür değildir. Düşünce dokunulmazdır. Bu fetişizmin arkasında büyük bir şüphecilik duygusu, büyük bir 'belki' hissi yatar. Bu yaygın duygu neredeyse doğal bir din gibidir. Düşünce kutsal olduğu için özgürdür. Özgür olduğu için kutsal değildir. Hindistan'da inek misali. Ama bizim gibi toplumlarda düşünce bir inek gibi kasaplıktır. Mesela Hrant Dink'in tetikçisi O. S.'dir, ama azmettiricisi ayan beyan medyadır. Medya Hrant Dink'i düşüncelerini yaşatmaya çalıştığı marjinal metropoliten alandan itekleyerek çıkarmıştır. Onu ve düşüncelerini hafızasını yitirmiş bir milletin yüzüne münazara kisvesi altında bir düello teklifi gibi çarpmıştır. Çünkü eğer etobursan ineğin kutsallığına istesen de inanamazsın. Liberal ahlakın arkasında 'şüphecilik' vardır. Şu liberal solculuk kavramından anladığım da zaten her zaman 'şüpheci solculuk' olmuştur. Neden şüphe ettiği de onun şahsi meselesidir.

Benim fani hayatımda gördüğüm, düşünceyi bir fetiş, bir ikon haline getirmeyi başarmış Anglosakson medeniyetinin dünyayı açık açık yönetmekte olduğudur.

Belki de düşünce fetişizmi ve şüphecilik bütün insanlık için mümkün olan yegâne ortak inançtır. Tek uzlaşma noktasıdır. Belki de Anglosakson medeniyetinin zaferinin veya iktidarının arkasındaki motor bu gizli şüphecilik 'dini'dir. Bu tartışmayı belki de bundan bir-iki yüzyıl sonra hepsi kaçınılmaz olarak 'fluently English' konuşacak çocuklarımız, torunlarımız yaparlar. Belki o zaman neler oldu neler bitti daha iyi anlaşılır. Zira, bırakın düşünceyi dili bile dokunulmaz saymayanlar, dilimizi bütün Arapça nüanslardan tıraşlayarak katledip bir barbar dili haline getirmeyi başarmışlardır.

Bütün bu söylediklerim birer 'belki' tabii. Bu memlekette kimse 'belki'ye rağbet etmez. Ve bu ne yazık ki çok kesin bir bilgidir. Şüpheci bünyemizdeki sertlik bu topraklardaki bu biteviye kesinliktendir.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=242873

DTP kendini bitiriyor

Yasin Doğan, Yeni Şafak

DTP Parti Meclisi toplantısından yine PKK'yı savunan, devleti suçlayan bir açıklama çıktı.
Parti Meclisi açıklaması diyor ki, “Kürtlere karşı bir bütün operasyon olduğu düşüncemiz güçlenmiştir”.

Askeri operasyonların bir bütün olarak Kürtleri hedef aldığı gibi düşünce çarpıtmanın ötesinde bir büyük yalandır, kendi kendini kandırmadır.

Doğu ve Güneydoğu'da yaşam normal şekliyle sürmektedir. Bu operasyonlar, ne Türkiye'deki Kürtleri hedef almaktadır, ne de Kuzey Irak'taki… Tek hedef terör örgütüdür.

PKK ile kendisini özdeşleştiren DTP'nin terör örgütüne yönelik operasyonu kendisiyle ve Kürtlerle ilişkilendirmesi, zaten parti olarak uzun zamandır yaşadığı paradoksun bir parçasıdır.
Yine bildiriye göre PKK, Kürt sorununun çözümünü isteyen bir siyasal örgütlenmeymiş. Peki dünyanın ulaştığı bu noktada silahlı örgüt kurarak, kan dökerek, başkaldırarak sorunlara çözüm aramanın makul, mantıklı ve hukuki bir tarafı var mıdır?

Türkiye'nin ulaştığı demokratik olgunluk seviyesi her türlü sorunun siyaset zemininde tartışılmasını mümkün hale getirmiştir. DTP'nin varlığı bunun bir göstergesidir.
Hukuka, demokrasiye ve sosyal barışa tamamen zıt olan silahlı yöntemlerle hak aramanın savunulur tarafı yoktur.

DTP için mesele PKK'ya terör örgütü deyip dememekte kilitlenmiyor. Asıl DTP'liler bu konuyu canlı tutup, duygu sömürü yapıyorlar. Mesele, DTP'nin hâlâ silahlı başkaldırı yöntemini savunur mahiyette konuşması ve terör örgütünün yan kolu gibi faaliyet göstermesidir.

PKK ile bağlantısını kesen ve terörizmi övmeyen bir DTP'ye niçin tahammül gösterilmesin?
DTP'nin nazarında devlet “kötü”yü, PKK “iyi”yi temsil ediyor.

“Devlet askeri harekatı durdursun” diyebilen DTP, niçin PKK silahlarını bıraksın, terörist eylemlere son versin diyemiyor?

Devlete her türlü eleştiriyi, hakareti ve suçlamayı yapan DTP, niçin PKK'yı eleştiremiyor, tartışmaya açamıyor?

DTP demokratik zeminde Kürtlerin meselelerini siyasetin konusu yapabilmek için öncelikle hukuki ve siyasi meşruiyete sahip bir siyasal dil üretmelidir. Savaş jargonuyla, çatışma üslubuyla, tehdit diliyle meşru bir siyasal çizgi oluşturulamaz, oluşturulsa da herhangi bir toplumsal kesimin sorunları siyasal alan içinde çözülebilir nitelik taşıyamaz. Çevrenin talep ve beklentilerini merkeze taşımanın yolu, öncelikle merkezin diline bu sorunları tercüme edebilmek, bu alanda kabul edilebilir ve çözüm bulunabilir bir formata dökebilmektir. Aksi halde merkezden dışlanmak kaçınılmaz olur.

Kürt meselesini konuşacak, tartışacak, çözecek kabiliyet demokratik siyasetin enstrümanlarıyla mümkündür.

DTP'nin terörist unsurları siyasetin bir argümanı gibi kabul ettirmeye çalışması abesle iştigaldir.
DTP'ye tahammül etmek, nasıl demokrasinin bir gereği ise PKK'ya tahammül etmemek de demokrasinin bir gereğidir…

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=28.12.2007&y=YasinDogan

Doğu’nun Kızı (Benazir Bhutto)

Zülfü Livaneli, Gazete Vatan

Babası idam edilmiş, bir kardeşi Karaçi’de diğeri Paris’te öldürülmüş olan Benazir Butto’nun hayatı, aile geleneğine uygun olarak bir trajediyle noktalandı. Kitaplarından birisinin adı “Doğu’nun Kızı”ydı. Eğer kaderi onu Doğu’nun değil de Batı’nın kızı olarak dünyaya getirseydi büyük bir olasılıkla şu anda yaşıyor olurdu.

Harvard Üniversitesi Radcliffe Koleji’nde okuduğu siyaset bilimi ona Pakistan’daki bombalardan çok daha farklı şeyler öğretmişti.Oxford tahsilinde öğrendiği siyaset teorileri başka bir dünyaya, Batı dünyasına aitti.Bu bilgiler Doğu’nun bombaları ve kan geleneği içinde bir işe yaramıyordu. Gerçi Batı da kan banyosundan geçen, insanları kitleler halinde katleden bir yapıya sahipti ama bugünlerde siyaset Doğu’da daha zordu.

Bir kadın için zengin, güzel, iyi eğitimli ve ünlü olmak ne kadar iyiyse, bunları Doğu’da kazanmış olmak o kadar kötü. İlk kez 35 yaşında başbakanlık yapmış olan bu genç kadın, eğer isteseydi ömrünün sonuna kadar hayatını, neşe ve refah içinde geçirebilirdi. Londra, Paris, New York gibi merkezlerden birinde -ya da hepsinde birden- sahip olacağı malikânelerde el üstünde tutulan zengin ve ünlü bir kadın olarak yaşayabilir, dünya üniversitelerinde konferanslar verebilir, yazlarını Karayip Denizi’ndeki yat tatillerinde geçirebilirdi. Bu hayatı yaşayacak olanaklara sahipti. Ama insanoğlundaki sıla duygusu nasıl köklü bir şeydir ki onu yine kan, ateş ve barutun içine attı.

Babasını asmış, kardeşlerini öldürmüş, kendisini hapse atmış ülkesine yine siyasetçi olarak döndü.Halkını medeniyete, aydınlığa, eğitime ve çağdaş yaşama biraz daha yaklaştırabilmek için. Ama ne yazık ki fanatikler böyle kutsal amaçlara inanmıyor.

Osmanlı idamla siyaset kelimelerini aynı anlamda kullanarak doğru bir iş yapmış.İdam meydanına, siyaset meydanı demesi boşuna değil.“Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” cümlesi de, siyasetçilerin söylediği “İki gömleğim var; biri bayramlık, biri idamlık” sözü de bu toprakların ürünü.

Bu olay bana insani açıdan Yunan trajedilerini hatırlatıyor.Ve babası öldürülmüş olan mitolojik Elektra gibi, Benazir’e de yas yakışıyor.

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=28.12.2007&Newsid=154022&Categoryid=4&wid=5

İlgili Yazılar

Demokrasi ve şiddet, Erhun Babahan, Sabah
http://www.sabah.com.tr/haber,B2508C28E91943378D8A9B16F216818F.html

Senaryo gerçek oldu, ABD askeri Pakistan'a girecek! , İbrahim Karagül, Yeni Şafak
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=28.12.2007&y=IbrahimKaragul

Buttoların kaderi, Pakistan'ın kaderi , Murat Yetkin, Radikal
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=242849