30 Aralık 2007 Pazar
Nazizm ve Siyonizm İki Muzır İdeoloji
İKİNCİ Dünya Savaşı’na Almanya’daki Nazi rejimi sebep olmuştur. Lakin savaşın dünyaya yayılması, genelleşmesi konusunda Yahudilerin oynadığı rol de büyüktür.
Judeo-Hristiyan Batı medeniyeti ilk iki dünya savaşı ile hem kendini hem insanlığı yedi bitirdi.
Şimdi Üçüncü Dünya Savaşı’nın arefesindeyiz. Size karışmam ama ben onun ayak seslerini duyar gibiyim. Bu büyük savaşı Siyonistler çıkaracaklardır. Siyonizm, Nazizm gibi ırkçı bir ideolojidir. Birinde Alman ırkçılığı, ötekinde Yahudi ırkçılığı...
Üçüncü Dünya Savaşı korkunç silahlarla yapılacaktır. Nükleer silahlar, korkunç füzeler, yerin dibindeki otuz metre kalınlığında betonları delecek bombalar... Kitle imha silahları... Kimyevi ve biyolojik silahlar kullanılırsa insanlığın büyük kısmı kırılacak veya sürünecekler.
Dördüncü Dünya Savaşı yapılacak olursa, üçüncü savaştan sonra insanlık vahşet ve bedeviyet çağına geri döneceğinden, taşlar ve sopalarla yapılacaktır.
Peygamberimiz haber veriyor: Âhir zamanda Ortadoğu’da korkunç ve kanlı savaşlar olacaktır. O savaşlara katılanların çok büyük kısmı geriye dönmeyecektir... Fırat Nehri’nin yatağı kuruyacak, altın çıkacak, sakın o altına tamah edip, almaya kalkışmayınız...
İddialar doğruysa, abartma yapılmıyorsa, Almanlar milyonlarca Yahudi’yi katletmişler. Bunun faturasını Almanların ödemesi gerekirdi. Kalktılar faturayı, hiçbir suçu olmayan Filistinlilere kestiler...
Bir Yahudi Devleti kurulacaksa, Almanya’nın bir parçasının alınıp orada kurulması gerekirdi. Doğu Almanya’nın bir kısmı Polonyalılara verilmiştir, bir kısmı da Yahudilere verilebilirdi.
Filistinlilerin kendi vatanlarından kovulmaları, yakın tarihin büyük fâcialarındandır.
Stalin zamanında Kırım Tatarları, Çeçenler, İnguşlar, Volga Almanları da vatanlarından sürülmüştü. Daha sonra (Kırım Tatarları müstesna) dönmelerine izin çıktı. Kırım, Ukrayna’nın bir parçası olarak Rus boyunduruğundan kurtulunca, Kırımlılar da vatanlarına dönebildi. Gerçi şu anda orada yüzde 12 nisbetinde bir azınlıktırlar ama dönebildiler.
1948’de ve 1967’de vatanlarından sürülen Filistinli Müslüman veya Hristiyan Araplar topraklarına dönemiyor. Bu büyük bir zulümdür.
Siyonist rejim, bunca zulüm, kıyım, haksızlıkla ayakta durabilir mi? Duramaz. Böyle bir şeye kullar razı olsa, Yaradan razı olmaz.
Bendeniz Siyonizm ve İsrail karşıtı Yahudi hahamlarının, aydınlarının, düşünürlerinin yazılarını okuyorum. Irkçı Yahudi Devletine ateş püskürüyorlar. Hatta, Neturei Karta Hahamları, Musevi dinine ve şeriatına göre siyonizmi en büyük küfr ve günah görüyor ve lanetliyor.
İsrail’in etrafındaki çember her geçen gün daralıyor.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) aslında Büyük İsrail Projesidir (BİP). Ankara hükümetinin bu projeye sıcak bakması ve destek vermesi doğrusu çok üzücüdür.
Yahudiler, süper güç ABD’yi avuçlarının içine almışlar, kullanıyorlar. ABD, Afganistan’dan sonra Irak’a saldırdı... Evdeki hesap pazardakine uymadı ve tıkandı. Şimdiye kadar bir buçuk trilyon dolar harcamışlar. Resmi rakamlar doğru değildir, ölü asker sayısı on binleri geçmiştir.
Amerikan ordusunun morali sıfır. İran’a, Suriye’ye, Sudan’a hatta Pakistan’a saldırmak istiyorlar, gözleri kesmiyor.
Korkuyorum, günün birinde, eski Sovyetler Birliği’nin sayısız atom bombalarından veya füzelerinden biri işportaya düşecek, teröristlerin eline geçecek ve bir yere atıp patlatacaklar. Ondan sonra seyr edin siz gümbürtüyü...
Siyonistler ile Filistinliler arasında âdil, gerçek, kalıcı bir barış imzalanabilir mi? Böyle bir şeyin olabileceğini zannetmiyorum.
Filistin’de barış olması için İsrail Devleti’nin resmen sona erdirilmesi, yerine Araplarla Yahudilerin, çatısı altında barınacakları bir Filistin Devleti kurulması gerekir. Siyonistler buna kesinlikle razı olmaz.
Neturei Karta Hahamları şöyle diyor:
“Filistin, Filistinlilerindir… Vaad edilmiş Mesih gelmeden önce, İsrail Devleti’nin kurulması, Tevrat’a ve dinimize aykırıdır... İsrail’in tasfiye edilmesi ve ülkenin Filistinlilere verilmesi gerekir... Filistinliler ne miktarda Yahudinin kalmasını istiyorlarsa o kadarını bırakırlar, gerisini sürerler. Y.hova, İsrailoğullarını cezalandırmış ve yeryüzüne çil yavrusu gibi dağıtmıştır... Her ülkedeki Yahudi, bulunduğu ülkede namusu ile yaşamakla yükümlü ve vazifelidir... İsrail, büyük günah ve küfürdür. Siyonizm küfürdür... İsrail devletine ve kanunlarına uyulmaz, saygı gösterilmez... İsrail ordusunda askerlik yapılmaz.”
Azınlık da olsalar, bir kısım Yahudiler bunları söyleyebiliyorsa, benim bir Müslüman olarak İsrail’i ve Siyonizmi tenkit etmem niçin antisemitizm olacakmış?
1938’de Büyük Avrupa Devletleri Almanya’nın Münih şehrinde toplanmışlar ve bundan böyle barış ve anlayış içinde hareket edeceklerine söz vermişlerdi. O tarihteki gazete manşetlerine bakarsanız, çok tozpembe başlıklar görürsünüz. Bin yıllık bir barışın temelleri atıldı... Falan filân. Aradan bir sene geçti, İkinci Dünya Savaşı başladı, kaç kıtada, kaç cephede, altı yıl boyunca insanlığın tepesine ateş yağdı, ma’mureler harabe haline geldi, on milyonlarca insan feci şekilde öldü.
Üçüncü Dünya Savaşı’nın ateşleri Türkiye’yi de yakar mı? İnşallah yakmaz diyelim. Lâkin ateşi yakmasa bile, radyoaktif bulutları ve serpintileri bizi de vuracaktır.
Açlık, kıtlık, susuzluk, güvensizlik... Herifin ak veya kara korkunç bir serveti var. Bir tek ekmeğe 1000 lira vermeye razı, fakat bulamıyor... Bir yudum su, bir lokma yemek bulamıyor...
Gafiller, yeni binaların duvarlarına soba borusu deliği, çatılarına baca yapmadılar. Dışarıdan gelen doğalgaz kesilince ne halt edecekler?Üçüncü Dünya Savaşı’nı nasıl önleyebiliriz? Bu bizi aşan bir şey. Yapabileceklerimiz şunlar: Azgınlığı bırakmak, dindarane ve ahlâklı bir hayat sürmek, sadaka vermek, hayır hasenat yapmak, dua etmek... Dualar ve sadakalar bela ve musibetleri def eder...
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=16224
Müslüman Kürt Kardeşlerime
Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete
YAKIN tarihimizde Müslüman Türkler, kendi içlerinden çıkan veya kendilerinden görünen dinsizlerin, İslâm düşmanlarının hilelerine aldandılar, tuzaklarına düştüler ve büyük zararlara uğradılar. Müslüman Kürtler de aynı tehlike ile karşı karşıyadır. Birtakım dinsiz Kürtler veya Kürt gibi görünenler. Müslüman Kürtleri büyük zararlara, feci felaketlere uğratacak şeytanî siyasetler takip etmektedir.
Müslüman Türkler ile Müslüman Kürtler şu gerçeği akıllarından bir an bile çıkartmamalıdır: Bütün Müslümanlar kardeştir. Üstünlük şu veya bu ırka mensup olmakta değil, dindarlıkta ve takvadadır.
İsrail 50 seneyi aşan bir zamandan beri Kürt meselesini kurcalamakta, “Büyük İsrail’i” kurabilmek için Kürt unsurundan yararlanmaya çalışmaktadır. Yakın tarihte her zaman var olagelmiş olan Kürt Yahudileri şu anda nerededir? Bir kısmı İsrail’e göç etmiştir ve içlerinden Genel Kurmay Başkanı bile çıkmıştır. Türkiye’de kalanlar ise sosyolojik Müslüman maskesi takmıştır.
Türkiye’de Türklerle Kürtleri birbirine düşman etmek isteyen iki güç bulunmaktadır. Birinci kesim Türk ve Müslüman görünen G. Y.lerdir. İkinci kesim ise Kürt ve Müslüman görünen Yahudilerdir.
Türkiye çeşitliliği içinde en büyük iki unsur Türkler ve Kültlerdir. Bunları birbirine düşman etmek, bunları birbiri ile çatıştırmak elbette hayırlı bir şey değildir. Bunu yapanlar vatan hainidir. Niçin yapıyorlar? Çünkü bu topraklar üzerinde bir saltanat, hakimiyet, hegemonya kurmuşlardır. Bu saltanat sayesinde yüz milyarlarca dolar rant elde etmekte, ülkenin yağını balını yemektedirler. Saltanatlarını sürdürmek için Türkle Kürdü, Sünnî ile Alevîyi, dinci ile laiki çatıştırmaları gerekir. Böl parçala ve hükm et...
Türkiye Müslümanları şimdiye kadar bu oyunlara geldiler. Artık yavaş yavaş uyanmaya başladılar.
Birileri benim “Türkiye Müslümanları” dememi sevmeyecek, beğenmeyecektir. Niçin böyle demeyecekmişim? Türkiye Masonları, Türkiye Yahudileri, Türkiye Atatürkçüleri, Türkiye sanayicileri denilebiliyor da, niçin Türkiye Müslümanları denilmeyecekmiş?
Türkiye Müslümanları, etnik bakımdan hangi ırka ve kökene mensup olurlarsa olsunlar, öncelikle Müslümandırlar. Hiçbir Müslüman “Ben önce şu ırktanım, ondan sonra Müslümanım...” diyemez, dememelidir.
Türkiye’de yaşayan Türkler, Kürtler, Çerkesler, Arnavutlar, Boşnaklar ve diğerleri, çeşitlilik içinde sarsılmaz bir birlik oluşturmalıdır.
Kürtlerin içine sızmış birtakım Gizli Yahudiler bağımsız ve ayrı bir Kürdistan kurmaya çalışıp durdular. Böyle bir şey mümkün müdür? Hiç düşünmeden bu soruya mümkün değildir cevabını vermemiz gerekir. Çünkü, son kırk yıl içinde Kürt nüfusu ülke geneline yayılmış, dağılmıştır. Eskiden en büyük Kürt şehri Diyarbakır (doğrusu Diyarıbekir’dir) idi. Şu anda Türkiye’nin en büyük Kürt şehri İstanbul olmuştur. Bu durumda nasıl bağımsız bir Kürdistan kurulabilir’?
Geçenlerde birtakım Kürt politikacılar “Biz Güneydoğuda laikliğin garantisiyiz. Biz gidersek Şeriat hakim olur...” mealinde laflar ettiler. Onların Şeriat dediği İslâm’dır... Kürt kardeşlerimiz çok iyi bilsinler ki, ülkemizdeki, insan haklarına tamamen aykırı dinsizliklerin sorumlusu Türkler değildir. Ülkemizdeki dinsizliklerden, olumsuzluklardan Müslüman Türkleri sorumlu tutmak haksızlık olur.
Müslüman Kürt kardeşlerime birtakım tavsiyelerim var.
Birincisi: Dinsiz, İslâm’dan uzaklaşmış, dinî tatbikatı olmayan politikacılara inanmasınlar.
İkincisi: İcazetli gerçek ulemaya ve gerçek şeyhlere kulak versinler, onları dinlesinler.
Üçüncüsü: İslâm kardeşliğini bozacak hareketlerden, davranışlardan, söz ve yazılardan uzak dursunlar.
Dördüncüsü: Menfi kavmiyetçiliği öldürücü bir zehir bilsinler.
Beşincisi: Müslümanlar arasındaki üstünlüğün ve faziletin takva ile, dindarlık ile, ilim ile, hayır hasenat ile olduğunu kabul etsinler.
Türkler içlerindeki şeytanlara, Kürtler içlerindeki şeytanlara uyarlarsa hepimizin sonu felaket olur.
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=16173
Biz kimi koruyoruz? (YİMPAŞ & Dursun Uyar)
ADAM bundan 25 yıl önce Yozgat’ta, "Sermayelerimizi veya küçük tasarruflarımızı birleştirip iş kurabiliriz" diyenlerin başına geçiyor. Bundan YİMPAŞ adında bir "mağazalar zinciri" doğuyor.
Ve, sadece "hemşeri" parası yetmeyince Avrupa’da alnının teriyle birkaç kuruş biriktiren çileli Anadolu insanının parasına göz koyuyor.
İnsanımızın zayıf tarafını bildikleri için işin içine biraz din ve iman, biraz helal kazanç, biraz da memlekete hizmet kavramları giriyor. Böylece milyonlarca mark -sonra Euro- toplanıyor. Para verenlere hukuken geçerli olup olmadığı tartışmalı birtakım senetler dağıtılıyor.
Çalım iyi, hedef iyi, lafazanlık iyi... Ama sıra para veren insanların bunun nemasını almasına gelince durum iyi değil. Nitekim İsviçre’de, Almanya’da ve Türkiye’de konu yargıya intikal ediyor.
Sonuç, "Sermaye Piyasası Yasası’na aykırı olarak halka resmi mercilerden izin almadan hisse senedi satmak" suçundan 2 yıl hapis cezası...
Dursun Uyar adındaki kişi, bu suç yüzünden aldığı hapis cezasını çekmemek için her türlü akrobasiyi yaptıktan sonra, mecburen teslim oldu ve "itibarına" (!?) uygun olsun diye, Karabük’ün Eskipazar İlçesi’ndeki "Yarı Açık" Cezaevi’ne kondu.
Yürürlükteki infaz yasasının, adaletle alay etmekten başka bir anlam taşımayan hükmü gereği 9 ay sonra muhtemelen "Yozgat seninle gurur duyuyor!" sloganları arasında hapishaneden çıkar.
Tüm bunları neden yazıyoruz biliyor musunuz?
Küçük tasarrufçunun iyi niyetini kötüye kullanma suçu eğer gerçekten serbest piyasa ekonomisi olan bir ülkede işlenseydi, Dursun Uyar adındaki kişi bir daha gün ışığı göremezdi. Merak edenlere bir liste verelim:
ABD’de ENRON isimli büyük bir şirket de küçük tasarruf sahibi insanların güvenini mahvedip iflas noktasına gelince başındaki Kenneth Lay ile Jeffrey Skilling yargılandı. İkisi de suçlu bulundu. Lay, en az 20 ila 30 yıl arasında bir ceza verilmesi beklenirken öldü. Skilling’e 24 yıl hapis cezası verildi.
Hepsinin suçu üç aşağı beş yukarı aynı olan öteki örnekleri de sayalım:
WorldCom şirketinin başındaki Bernard Ebbers 25 yıl, Tyco International’ın başındaki Dennis Kozlowski 25 yıl, aynı şirketin Finans Müdürü Mark Swartz 25 yıl, ImClone Systems’in Genel Müdürü Sam Waksal 7 yıl hapse mahkûm oldular ve şimdi hepsi de içerideler.
Bizde ise dün Ertuğrul Özkök’ün dediği gibi adaletin emri basın tarafından itile kakıla yerine getiriliyor. Onda da saygıdeğer suçlunun istirahati ön plana alınıyor.
Peki masum küçük tasarruf sahibi insanlarımızın paralarını aynı şekilde "din, iman" nutuklarıyla "söğüşleyen" öteki holdinglerin yöneticileri nerede?
Biz yolsuzu, hırsızı, ahlaksızı korumaktan hiçbir zaman vazgeçmeyecek miyiz?
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/7941861.asp?yazarid=1&gid=61&sz=19102
29 Aralık 2007 Cumartesi
Organ bağışı ve önemi
Organ bağışı benim tıbbi bakımımı etkiler mi?
- Hayır. Organ bağışlayan kişinin organlarının kullanılması ancak o kişiye tıbben yapılacak tüm tedaviler uygulandıktan sonra gündeme gelir.
Organ bağışı dini inançlara aykırı mıdır?
-Kesinlikle hayır. İslam dini de dahil olmak üzere tüm büyük dinlerde organ bağışına aykırı bir durum yoktur. Ayrıca tüm büyük dinler organ ticaretini lanetlemektedir.
Organlarımı bağışlamak için ne yapmalıyım?
-Bir organ bağış kartı alıp yanınızda taşımanız yeterlidir. Organ bağış kartlarını hastanelerden temin edebilirsiniz. Kart temini konusunda daha ayrıntılı bilgi için Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği ( 0 212 635 85 85 ) temasa geçebilirsiniz. Organlarını bağışlayan bir kişinin bu durumdan ailesini önceden haberdar etmesinde yarar vardır.
Ben sadece böbreklerimi bağışlamak, diğer organlarımı bağışlamamak istiyorum, ne yapmalıyım?
-Bağış kartında bunu belirtmeniz yeterlidir.
Organlarımı bağışlamıştım, vazgeçebilir miyim?
-Evet. Bu iş yanınızda taşıdığınız bağış kartını yırtıp atmanız yeterlidir.
Organ bağışı için yaş sınırı var mıdır?
-Hayır. Beyin ölümü gerçekleşmiş 18 yaşından küçüklerin organlarının kullanılması için ebeveynleri izin vermelidir.
Organ bağışı caizdir
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, organ bağışının dinen hiçbir sakıncası olmadığını belirterek, “Dini açıdan caiz olduğunu ispatlamak için delil arıyorlar, halbuki çabalarını zihniyet yapısını değiştirmeye harcamalılar” dedi.
Organ bağışı en büyük sevap
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın organ bağışını desteklediğini açıkladı. Bardakoğlu, şunları söyledi: "Bazı kesimler, organ bağışını günah gibi gösteriyor. Bir insana bir bardak su vermek bile sevap. Bir insanın hayatının kurtulmasına katkı sağlamak, en büyük sevap. Biz, organ bağışını tedavinin bir parçası görüyoruz. Bir insanın hayatını kurtarmak, Kuran'ın ifadesiyle bütün insanların hayatını kurtarmak gibidir. Diyanet İşleri Başkanlığı da, organ bağışında bulunmanın dinen hiçbir sakıncası olmadığı, aksine organ bağışında bulunmanın dinen çok güzel bir davranış olduğu ve organ bağışının desteklenmesi gerektiği yönündeki görüşe katılmaktadır."
http://www.yenisafak.com.tr/gundem/?t=05.07.2007&c=1&i=54363
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=134013
Bırakacağınız en güzel miras hayatta iken yapacağınız organ bağışıdır.
Akdeniz Üniversitesi Organ Nakli Eğitim, Araştırma ve Uygulama Merkezi
Organ bağışı bir hayat bağışıdır.
İstanbul Sağlık Müdürlüğü
Organ bağışı birgün sizin de hayatınızı kurtarabilir
CNN Türk, Hayata Bağış
Murat Belge'nin Meşrulaştırdığı Terör
''Ama şimdi, oraya gelmeden, daha özgül, daha dar bir alanda, ne yapmak istediğimizi sorayım: PKK'nın sonuçta sadece bir uzantısı olduğu Kürt sorununu nasıl çözmeyi düşünüyoruz? Bir operasyon daha, bir 'sınır-içi', bir 'sınır-dışı', bir daha, daha daha çok PKK'lı öldürerek mi çözeceğiz? Kafamızdaki çözüm buysa, PKK'lılar birilerini öldürünce neden kızıyoruz? Öldürmenin, ezmenin, bastırmanın 'çözüm' olmadığını, sadece sorunu büyütmeye, çözümsüzlüğü kalıcılaştırmaya yaradığını anlayacağımız bir gün gelecek mi?''
Murat Belge kendisinden beklenilmeyecek derecede büyük bir mantık hatası yaparak, uluslararası alanda terörist bir örgüt olan, (kaldıki uluslararası alanda tanınmasada yaptıkları ortada) PKK ile, bu örgütü -askeri alanda- saf dışı bırakmaya çalışan Türk Ordusunu kıyaslamış. Yapılan son operasyonlar nedeniyle şu soruyu sormuş; ''PKK'lılar birilerini öldürünce neden kızıyoruz?''
Öncelikle kendisinin ''birileri'' diye tanımlağı kimler merak ediyorum. Asker mi, sivil (Türk-Kürt vd. dahil) vatandaşlar mı? Yoksa hepsimi?
PKK'nın nasıl bir örgüt olduğunu anlatmaya gerek var mı? Sivil asker ayırımı yapmadan katlettiklerinden? Bölgeye giden öğretmeninden mühendisine, işçisine, kundaktaki çocuktan yaşlısına katlettikleri vatandaşlarımızdan, uyuşturucu ve insan kaçakçılığındaki rollerinden, yurt içi ve yurt dışındaki haraç toplama faaliyetlerinden ve tüm bunlarla ulaşmak istediği asıl amaç olan ülkeyi bölme konusundaki hedeflerini uzun uzun anlatmaya gerek var mı?
Tüm bunlara rağmen Murat Belge o mantıksız sorusuyu sormuş. Aslında sorulacak o kadar çok soru var ki;
Yukarıda bahsettiğim tüm suçları işleyen örgüt mensuplarına teslim olmaları için defalarca şans tanınmadı mı? Tüm bunlara rağmen bu caniler kanlı eylemlerine devam etmedi mi? Hatta ve hatta hapisten çıkarıp meclise milletvekili olarak girmediler mi? Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan onca yasaya, demokratikleşme yolunda atılan onca adıma rağmen rağmen PKK ve yandanşlarının eylemleri daha da artmadı mı? PKK'nın yaptığı tüm bu eylemler sonucunda binlerce sivil-asker kayıp vermedik mi? Halende vermiyormuyuz?
Bende Murat Belge'ye soruyorum şimdi:
PKK yaptığı tüm bu kanlı eylemlerle bahsedilen Kürt sorununun çözüleceğini mi düşünmekte? Daha çok sivil-asker öldürerek, daha çok araba yakarak mı çözülecek bu sorunlar? Neden konuya birde bu açıdan bak(a)mıyorsunuz? Tüm bunlara rağmen ordunun, hükümetin olaylara seyirci kalması, karşılık vermemesi beklenebilir mi? Neden sayın Belge birde bu açıdan düşün(e)müyor sunuz?
Murat Belge neden tersini düşünmüyor?
Murat Belge'nin sorduğu sorunun tersini düşünelim. Kendi mantığına göre varsayalım ki şöyle demiş olsun;
''Türk ordusu PKK'lıları (biz birileri demeyelim) öldürünce neden kızıyoruz?''
Murat Belge bu soruyu sorabilir mi? Hayır soramaz! Çünkü kendisinin tarafı bellidir. Kendisi sorusuyla, mantıksız yazısıyla terörist eylemleri meşrulaştırmışır, hatta destek verir durumuna gelmiştir.
Umuyorum Murat Belge yapmış olduğu bu büyük yanlışın farkına varıp hatasını düzeltir. Aksi halde meşrulaştırmaya çalıştığı PKK'nın bundan sonra yapacağı her kanlı eylemde kendisinin de sorumluluğu olacaktır.
PoliticSans
Göbeğini kaşıyan adamı bulduk: O.Y.
2007’yi anladığımız kadarıyla Osman Yağmurdereli kapatacak. Yılın “en saçma duruma düşen adam” rolüyle. “Göbeğini kaşıyan meşhur adam” meğer oymuş arkadaşlar! Aylardır aradığımız adamı bulduk yani!
The göbek kaşıyan O.Y. imiş!
Fazıl Say’ın enfes benzetmesiyle yılın karikatürü canlandı! Et oldu, kan oldu, göbek oldu! Milli göbeğimiz kimmiş meğer? Osman Yağmurdereli! Ne kadar rahatladım anlatamam. Altı aydır dert olmuştu bana.. Kimdir, kimdir o göbeğini kaşıyan adam diye fellik fellik dolaşıyordum. Artık rahatladık mı? Rahatladık. Hadise bitmiştir.
Peki hak etti mi?
Hak etti! Son altı ayda resmen “zırvanaya” ulaşmış durumda. Önce “İşkence yapıldıysa o dönemde hangi şartlar altında yapıldı, bunun da sorgulanması lazım” diyerek manasız bir 12 Eylül iskence savunuculuğu yaptı. Sonra Adnan Şenses’ın avukatlığına soyundu amansızca. Sonra yemedi içmedi partisine ne kadar da yakıştığını anlatmak için son bombasını iki pazar önce patlattı: “Diyelim ki, yeni evleniyorum; 25 yaşındayım, kız da 20 yaşında. Karımın türbanlı olmasını tercih ederdim. Evlendiğimizde, saçının telini yalnız benim göreceğim bir eşim olsun isterdim. Bana özel olması açısından! Akşam evine geliyorsun, karının saçını yalnız sen görüyorsun. Elli yaşımdaki karımın kapanmasından söz etmiyorum.” şeklinde neresinden tutsan elinde kalır bir zırvalamayla çıktı ortaya.
Neresinden tutsan elinde kalır bir laf zira:
BİR: Dindarlığı ve türbanı övüyor, meşrulaştırmaya, ay ne kadar içimden gelerek dindarım, türbanatörüm vs vs demeye çalışıyorsa (hani konjonktür, hani partileme gereği) bilmeli ki kadınlar kocalarının kıskançlıklarını yatıştırmak için örtünmüyor, din emrettiği için örtünüyor.
(Yeni başlayanlara müslümanlık dersleri ünite 1) Dinin emrettiği bir şeyi insani gerekçelerle meşrulaştırmak da karşı çıkmak da manasızdır.
İKİ: Kadınlara ruh hastalığına varan kıskançlık katkılı aşırı sevgisinden söz ediyorsa 50 yaşından sonra kadının kapanmasının bir önemi olmadığını söylemesi haylı tutarsız ve münasebetsiz kaçmıyor mu? Kadın dediğin 20 ila 35 yaş arasında mı örtünmeye değer bir mahluktur? Geri kalan zamanlarda açık dolaşsa da kimsenin ilgisini çekmeyecek halde midir? 35’niden sonra çirkin midir? Bakılası ve kıskanılası değil midir? Bu nasıl bir gizlenemez genç kadın merakıdır, hey güzel Allah’ım.. (Kıskançlığı ve kapanmayı savunuyor değilim. Ama böyle marifetmiş gibi saçıklıyorsan bari tutarlı ol..)
Tabii ne oldu? “Hem dersini çalışmaz hem de şişman herkesten” (ve “hem de her devrin adamı, süper fırıldak tonton”) olarak yedi lafı. Kimden? Yine yılın bir başka adamı Fazıl Say’dan. “Kendisi Bekir Coşkun’nun anlattığı göbeğini kaşıyan adamdır benim gözümde” diye patlattı sevgili gidici piyanistimiz.. Fazıl Say’da da bir açılma bir açılma.. Hani takdir etmiyor değiliz. Ard arda patlatıyor bombaları, balonları, teşbihleri.. Hürriyet dışında bir gazete de okusa arada iyi olacak ama olsun. (Yazarlarıyla sıkı fıkılığı gözlerden kaçmıyor. Bizler de varız sayın piyanistim! Ağırlarız sizi de icabında fakirhanemizde.. Olmadı Adem Baba’da)
Buradan ne çıkıyor?
BİR: Göbeğin büyükse zırva zırva laflar etmeyeceksin. Şişmanlık her daim başa bela.
İKİ: Fazıl Say gitmesin bir yere! Kalsın burada. İsviçrelerde yapamaz bu enfes teşbihleri. Ziyan olur. Bu ülkenin (ve medyanın) onun gibilere ihtiyacı var! Sayesinde kim nedir anlıyoruz ve ışıl ışıl aydınlanıyoruz.
http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=29.12.2007&Newsid=154192&Categoryid=4&wid=6
Terörün başka adı yoktur!
İslâmi terör yalnız değil. Türkiye bir de etnik terörle uğraşıyor. Son olarak Demokratik Toplum Partisi “PKK’nın siyasal örgüt olduğunu” dile getirdi. Bu durumda herhalde kanlı suikastlere, terör örgütünün eylemlerine de “siyasi proje” diyorlardır.
DTP’nin son zamanlarda PKK’yı koruyan, terörist başına saygı gösterileri yapan, ne olduğu açıkça bilenen problemlerini “PKK’yla uğraşmayı bırakın, asıl Kürt sorunu içerde” sözleriyle gizleyen, her konuşmalarında “kapatılma gayreti” gözlenen tutumları giderek susulamaz hale geliyor.
Güneydoğu’daki belediyelerin çoğunu demokratik olarak aldılar, milletvekili oldular, grup kurdular ama demek siyaseten bu hâlâ yetmiyor ki bir de kanlı cinayetler işleyen terör örgütünü “siyasi” ilân etmeleri gerekiyormuş.İyi de bu “kardeşlerimiz”, “bu vatanın çocukları” dedikleri örgüt kendileri dışındaki diğer vatan çocuklarını ve önlerine gelen her şeyi katlediyor, tahrip ediyor, patlatıyor.
Herkes “DTP’li kardeşler” kadar şanslı değil, son olarak 28 yaşında üç çocuklu bir genç kadın patlayan bomba ile hayatını kaybetti. Geçim kaynağını, arabasını, otobüsünü kaybedenlerin feryatlarına dayanmak mümkün değil... Birazcık vicdanı, insanlığı olan hiçbir yürek buna dayanamaz.
Milletvekili seçilmiş insanların, başka bir ülkede saklanarak sınır geçip kendi deyimleriyle “kardeşlerini” vuran teröristlere arka çıkmasını, bunun da adını partilerinin ağzından “siyaset” olarak koymasını normal kabul ediyorlarsa artık söylenecek söz kalmamıştır.
Sorun orada değil de içerdeyse “sorunun kendisi acaba DTP mi?” sorusu geliyor akla o zaman. Zira yaptıkları demokratik yol yerine terör şantajıyla istek kabul ettirmeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
Demek ki Çerkezler, Arnavutlar, Lazlar veya bir başka etnik grup da terörist eyleme kalksa bir de “Çerkez sorunu”, “Arnavut ya da Laz sorunu” ortaya çıkacak. Her grubun kendine göre bir talep bulması hiç de zor değildir. Ama nedense DTP ve PKK kardeşliği dışında hiçbir grubun sesi çıkmıyor.
DTP belki gerçekten kapatılmaya çalışıyor ve bunun için tahriklerini giderek arttırıyor. Oysa asıl yapması gereken “siyasal örgüt” olduğunu iddia ettikleri terörist örgüte milletvekili oldukları ülkenin şehirlerini bombalamalarının masum insanların canını malını almaktan, onlara zarar vermekten başka bir işe yaramayacağını anlatmaktır.Aksi takdirde terörle özdeşleşen bir parti kendi bölgesinde bile kaybetmeye mahkumdur. Ki bunu son seçimde görmüş olmalılar.
http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=29.12.2007&Newsid=154188&Categoryid=4&wid=4