6 Şubat 2008 Çarşamba

Şeriatı en iyi bilen İranlı konuştu...

Gazete Vatan

Türkiye İran olmak üzeredir göreceksiniz...
Ruhi Tuna; İran'daki Humeyni devriminden sonra İran'ın kuzey kesimindeki sol direnişi örgütleyen, bu nedenle 1981 - 1989 yılları arasında 8 yıl İran hapishanelerinde hapis yattı.
Heykeltraş sanatçısı Ruhi Tuna hapisten çıktıktan sonra 34 yıl yaşadığı İran'dan kaçtı ve Türkiye'ye sığındı.
7 yıl Türkiye'de yaşadıktan sonra 2006 Aralık ayında eşiyle birlikte siyasi mülteci olarak Kanada'ya yerleşti.

İran'da Hümeyni devrimi sonrasında yaşananları çok iyi bilen, İran'daki mücadelesi nedeniyle yıllarca hapis yatan Ruhi Tuna, İran ve Türkiye'nin yaşadığı sürecin benzerliklerini Odatv.com'a anlattı.
Türban serbestliği nedeniyle Türkiye'nin İran olacağı iddia edilirken, Ruhi Tuna İran ve Türkiye arasındaki benzerlikleri, farkları açıkladı...
" Türbanla ilgili benimle sanıyorum 2003’te Cumhuriyet Gazetesi benimle bir röportaj yapmıştı.
O röportajımda Türk Sosyalistlerine bir çağrıda bulundum.
Dedim ki; Türkiye de bir İran olmak üzeredir. O zaman ben bunu söylemiştim.

Türkiye’ye geldiğim günler, yani, 1999’un kasım ayında, 7 Kasım'dan itibaren Türkiye’de bulunmaktaydım ve Türkiye’deki gidişi rahatça hissediyordum.
Türkiye’de bir çıkar arayan belli güçlerin sayesinde bu Ak Parti geliştirildi ve iktidara geldi. İran’daki meseleyle benzerlikleri çoktur.
İran’daki meselede, halk Şah’ın gitmesini istiyordu. Türban meselesi tabanda çalışılmamıştı.

Aynı şekildedir; türban bugün Türkiye’de siyasi bir silah olarak kullanılmaktadır ve bunun gelecekteki aşamalarını siz göreceksiniz. Tamamıyla Atatürk’ün ilkeleri ortadan kaldırılacaktır.
Türban meselesi üniversite’de sınırlı kalmayacak, yarın türbanlı belediye başkanları olacaktır, türbanlı milletvekilleri olacaktır.
Yani bu sonuç çok kötü olacaktır.
İran’da biz binlerce şehit verdik. Sadece 1981’de 40.000 insan şehit oldu ve bunların çoğu reformcu Müslümanlardı, bunları idam ettiler.

Yani aynı şekilde Türkiye’de de yarın asma kesmeleri görebilirsiniz. Bunun Avrupa standartlarıyla hiçbir alakası yoktur.
Türk milletli bunu unutmamalıdır ki bunlar, Çanakkale Savaşı’nı yarattılar, Kurtuluş Savaşı’nda mücadele verdiler, yüz binlerce şehitler verdiler.
Böyle güçlü bir devleti milleti yıkmak için bu planları ortaya atıyorlar. Türkiye’nin İran’a benzerliği çoktur, ben bunu açıkça söylüyorum.
Ben bunu belli nedenlerden dolayı Türkiye’de çok açıkça anlatamadım, Türkiye’de öyle evlere gittim ki orda Farsça konuşuluyor.

Bugün güvendiğim bir Türk devlet adamı benimle konuşursa, bunların adreslerine kadar verebilirim.
O evlerde Humeyni’nin fotoğrafları, kitapları Ayetullah’ın tüm kitapları bulunuyor, Farsça konuşuluyor, Farsça müzik dinleniyor.
Bunu Türk yapıyor. Türkiye’ye gelmeden önce de İran’da belli şeyler görmüştüm ve şaşırmıştım.
Bir şehirde benim sergim vardı, orda Talibanlar’a rastladım.
Ben Türkiye’ye gelmeden bir yıl önce, Ankara’dan Humeyni’nin mezarını ziyaret için insanlar akın akın otobüslerle gelmişler.
O Humeyni ki, bizim insanlarımızı kesti, bakire kızlarımızı idam etti, İslam Devrim Muhafızları kızlarımıza tecavüz ettiler. Böyle İslam kim ister ki? Türkiye’de de bunu yaptılar.
Belli bir kesimi solun karşısına dizerek sol kesimleri asarak keserek ve Türkiye gündemini bu hale getirdiler. Aynı şekilde de İran’da hiçbir zaman halk türban istemedi.

Türkiye’de ama farklı bir şey. Türkiye’de tamamıyla tabanda bunun hazırlığını yapıyorlar.
Hala ben Kanada’da bile bu hazırlığı görebiliyorum. Kanada’da da bir sürü, Amerika’da oturan efendinin adamlarını görüyorum ve nasıl çalışıyorlar.

Sadece Türkiyeliler üzerinde değil, Özbekler, Azeriler gibi başka Türk toplulukları üzerinde de çalışmalarına devam ediyorlar.
Bunu İslam ile rahat bir şekilde ortaya koyabiliyorlar.
Biz bakıyoruz İran’daki hareketlerde rahatlıkla Mollaları ortaya soktular ve gerçekten Şah’ın devrilmesini isteyen kesim soldaydılar.
Yani ister Mahoist gruplar olsun ve ister Leninist gruplar olsun, bunlar gerçek şekilde Şah ile mücadele ediyorlardı.
Ama Emperyalizm gördü ki Şah devrilirse bunun yerine Marksis bir sol bir iktidar gelecekti, onun için Mollaları yetiştirdiler ve yeşil kuşak projesini güçlendirdiler.

Aynı şekilde, Irak’ta, Suriye’de ve Afganistan’da görüyorsunuz bugün gündem nedir. Afganistan’da bir çocuk kadın haklarını savunan bir programı bilgisayarına indirdiği için idama mahkum oldu.

Yani aynı Taliban’ın devamıdır, hiçbir şey değişmemiştir.
Cumartesi günü Anıtkabir’de toplanan aydın Türk Kadınları’na teşekkür ediyorum. Yani Türk kadını böyle olmalıdır. Türk kadını sokaklara dökülüp kendi haklarını korumalıdır.
Türk kadını bayrağına ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ye sahip çıkmalıdır."

GAZETEVATAN.COM

3 Şubat 2008 Pazar

Sigara içen PKK'ya mermi veriyor

Türkiye’de sigara reklamlarına yasak getirilmesini sağlayan ve sigara kaçakçılığı konusunda önemli çalışmaları bulunan eski Sağlık Bakanı Bülent Akarcalı, sigara kaçakçılığının merkezinde ABD'li büyük sigara şirketlerinin olduğunu iddia etti
ANKA

Avrupa Birliği (AB) raporlarına göre sigaraya verilen her bir doların 25 sentinin PKK’ya gittiğine işaret eden Akarcalı, “PKK’nın sigara kaçakçılığından edindiği kazanç asgari olarak 300 milyon Euro” dedi.
Türkiye’de sigara reklamlarına yasak getirilmesinin mimarı olarak bilinen Eski Sağlık Bakanı Akarcalı, sigara kaçakçılığı ile ilgili olarak araştırmalarını kitap haline getirecek. Sigaraya karşı mücadelesinde eski ABD Başkanı Bill Clinton ve eşi Hillary Clinton’dan da destek aldığını söyleyen Akarcalı, ANKA’ya yaptığı açıklamada, sigara şirketlerinin PKK üzerinden büyük miktarda sigara kaçakçılığı yaptığına dikkat çekti.

“SİGARA KAÇIKÇILIĞININ MERKEZİ SİGARA ŞİRKETLERİ”
Akarcalı, AB raporlarına göre İngiliz, Amerikan ve Japon şirketlerinin oluşturduğu tekelin sigara kaçakçılığının merkezinde de bulunduğuna işaret etti. Akarcalı, “Bunu sadece ben söylemiyorum. Bu konuyu yıllardın gündeme getiriyorum, ancak AB raporları tarafından da bu söylediklerim tescillendi. AB’nin konu ile ilgili 2002 yılında yayınladığı rapor sonucunda şirketlere 4 yıl kadar önce soruşturma açıldı. Bu firmalar sigara kaçakçılığına imkan veriyorlar. AB ülkeleri de sigara kaçakçılığı nedeniyle vergi kaybına uğruyor. Dolayısıyla firmalar bu sigaranın satışını denetim altına almadığı ve malı sattığı kişilerin meşru yollardan satıp satmadığını denetlemediği için soruşturma açıldı” dedi.

SİGARA ŞİRKETLERİ PKK’YI DESTEKLİYOR, PKK 5 SENT YERİNE 25 SENT KAZANIYOR”
Soruşturmanın bitirilmediğini de kaydeden Akarcalı, şunları söyledi :
“Bu firmalar soruşturmanın sonucunun büyük maliyetlerle biteceğini anlayınca AB’ye dostane bir anlaşma yoluna gittiler. Anlaşmaya göre Philip Morris, 12 yıllık bir sürede AB’ye 1,25 milyar dolar ödemeyi kabul etti. Anlaşma uyarınca AB de şirket hakkındaki tüm suçlamalarını geri çekiyor. Ayrıca JTİ de yaklaşık 400-500 milyon dolarlık bir ödeme yapacak. Şimdi AB için bu olduğuna göre Türkiye için de benzer durum söz konusu. AB ülkelerinde bu alınacak para belli oranlarda dağıtılacak. Türkiye’nin de aynı soruşturmayı başlatarak, AB tarafından öngörülen çerçevede vergi kaybından dolayı olan kaybının ödenmesini istemek en doğal hakkı. Ama Türkiye için ayrı bir durum var. Zamanında ben söylediğimde itirazlar olmuştu, fakat ben geri adım atmamıştım. Çünkü söylediklerim AB kaynaklıydı. Özellikle İskenderun tarafından yapılan sigara kaçakçılık PKK’nın finansmanında kullanılıyor. O sigaralar direkt PKK üzerinden kaçırılıyor. Aslında sigaralar Türkiye’den normal ihraç edilip Ürdün’ ya da Lübnan’a gider ve oradan da tekrar PKK’ya satılabilirdi. Ama o zaman PKK o işten 25 sent kazanacağına 5 sent kazanmış olurdu. Bu şekilde bakarsak, Türkiye’de yerleşik sigara şirketlerinin PKK’nın desteklenmesi için özel gayret içinde ‘olmadığı’ izlenimini alamadım.”

KAÇAKÇILIĞA GÜMRÜKLER DE GÖZ YUMDU, ÖZELEŞTİRİ YAPMALIYIZ”
Akarcalı, PKK’nın her türlü gayri meşru yoldan para kazanan bir örgüt olduğuna dikkat çekerken, PKK’nın finansal açıdan büyümesine sadece sigara şirketlerinin göz yummadığına da işaret etti. Gazetelerde daha önceki yıllarda çıkan ‘Hain Tırlar’ başlıklı bir haberi hatırlatan Akarcalı, “Türkiye’ye kaçak silah taşıyan tırlar nerden geçti, Türk gümrüklerinden geçti. Gümrükçüler de bir öz eleştiri yapmak durumundadır. Uyuşturucuyu PKK kimlere getirdi, yine Türkiye’deki insanlara. Getirenler de Kürt-Türk diye bir şey yok. Bu işin Kürdü Türkü yok. Bu işten nemalanan herkes nemalandı. Ama derli toplu şirketlerin bunu bilerek tavır alması gerekirdi. Sigara şirketleri ‘biz malımızı satarız nereye gitti bakmayız’ diye bir anlayış olamaz. Bugün şehit aileleri; PKK’nın finansmanını yapan sigara şirketlerinin önüne gitseler ne diyecekler. PKK’nın sigara kaçakçılığından edindiği kazanç asgari olarak 300 milyon Euro. Sigaraya verilen bir doların 25 senti PKK’ya gidiyor” dedi.

“KİMİ BASIN EKONOMİK GÜCÜ OLAN SİGARA ŞİRKETLERİNİ TERCİH EDİYOR”
Akarcalı, sigara kaçakçılığı konusunda çıkan sigara yasağı yasası sonrasında büyük şirketlerden birinin yöneticisinin yasa ile ilgili kendilerine danışılması gerektiği yönünde açıklamada bulunduğunu hatırlattı. Söz konusu yasa ile ilgili şirketlere danışmanın “El Kaide’ye operasyon yapmadan önce El-Kaide’ye danışmakla” aynı şey olduğunu ifade eden Akarcalı, “Bu konuyu Türkiye’nin en büyük gazeteleri ekonomi sayfalarında yer verdi. Hatta en büyük ekonomi yazarlarından biri de köşesine bu konuyu taşıdı. Ben de bu köşe yazarına AB raporlarını iki kez göndermeme rağmen nezaketen bile geri dönmedi. Şunu anladım ki; bizlerin siyasi ve manevi gücü bu İngiliz, ABD ve Japon şirketlerinin ekonomik gücü ile çatıştığında, genelde sigara kaçakçılığına karşı çıkan kimi basın kuruluşları özel durumlarda onları tercih ediyor” dedi.

 

GAZETEVATAN.COM

25 Ocak 2008 Cuma

Uğur Mumcu suikastı çözülecek mi?

Haşmet Babaoğlu, Gazete Vatan

Daha üç gün önce yazıma “Türkiye’nin bir tek temel sorunu var” başlığını koymuştum, hatırlayacaksınız.
Neydi o?
Karanlıkta kalan karanlık cinayetler sorunu...
Göstere göstere gelen
suikastlar ve göstere göstere örtülen dosyalar...
Sonuç...
Ülkenin üzerini kalın bir tabaka halinde örten gizli bir tehdit bulutu!
Yani hep korku ve kuşku ortamı! Hep bir biçimde “ileri gidenin hizaya getirileceği”ne dair toplumun kılcal damarlarına kadar yerleşmiş o berbat kanaat!
Çığlık ve hemen ardından gelen büyük kayıtsızlık.
Yaşadığımız hep bu!
Söyleyin, böyle bir ortamda hangi iktidar diğer büyük sorunları gerçekten çözer, çözebilir? Çözüyormuş gibi yapar sadece...
Çözecekmiş gibi yapar.
O arada vadesi dolup gider, yerine başkası gelir.

***

Bakın, dün hangi gazeteyi açtıysanız, karşınıza bir Uğur Mumcu haberi çıktı, değil mi?
Mezarı başında anma
töreni haberleri, söyleşiler, değerlendirmeler...
Hele o dönemin sorumlularının, yetkililerinin, siyasilerinin pişkin bir bıkkınlıkla yaptıkları açıklamalar...
Peki bunları okurken hiç gerçekten bütün içtenliğinizle düşündünüz ve ürperdiniz mi?
Tam 15 yıl geçmiş üzerinden. Ve cinayet hakkında, katiller hakkında elde var sıfır!
12 hükümet geldi geçti cinayetten sonra; ne savcılar, ne içişleri bakanları! Fakat dava sonuçlandırılamadı.
Bu durum da bizim ezberimizi bozmuyorsa; bir yandan “Ah Mumcu vah Mumcu” deyip bir yandan da zihnimizde oluşan soruları sessizce kapatmayı tercih ediyorsak, başka ne sarsıp uyandırabilir bizi, söyler misiniz?
İşte kızı Özge Mumcu daha yeni söyledi; “cinayetin çözüleceğine dair hiçbir güvenimiz kalmadı.”
Dikkat edin, umudumuz demiyor, güvenimiz diyor.

***

Uğur Mumcu’yu yaşasaydı hiç istemeyeceği şekilde bir siyaset filozofu ya da bir militan siyasetçi gibi göstermeye çalışan odaklar var.
Doğrusu bunu da bir “karartma” çabası olarak görmekten kendimi alamıyorum.
Uğur Mumcu denince ilk aklımıza gelmesi gereken şey gazeteciliğidir. Asıl özelliği ise devlet ve siyaset ilişkilerine dair bilginin şeffaflaşması ve demokratikleşmesi için gösterdiği çabadır.
Bunun için öldürülmüştür.
24 Ocak 1993 tarihinde arabasına konan bombayla hayatını kaybetmeden hemen önceki günlerde yazdıklarına bakmak bile yeter bunu
anlamak için...
Bu yazılarından birinde de Kürt ayrılıkçılarıyla istihbarat örgütleri arasındaki ilişkileri açığa çıkartan bir kitabı yakında yayınlayacağını belirtmişti. Çok tehlikeli işti doğrusu.

***

Cinayet sonrasında kitleler “Türkiye laiktir laik
kalacak” diye bağırdı; yıllar
boyu İran bağlantılı olduğu iddia edilen örgütler üzerinde operasyonlar yapıldı. Ama ne doğru düzgün sonuç alındı ne de kamuoyu bunların doğruluğuna ikna edilebildi.
Dönemin başbakanının, başbakan yardımcısının ve içişleri bakanının “bu cinayeti çözmenin
devletin namus borcu olduğunu” söyleyerek Mumcu ailesine söz verdiklerini gördük...
Televizyonlara çıkartılıp
hangi akla hizmetse ana haberlerde yalanlanmaya çalışılan itirafçılar gördük...
Yakalama tutanağındaki delillerin tahrif edildiğinin TBMM komisyonunda ortaya çıkartıldığını ama kimsenin bunu umursamadığını gördük...
“Umut Operasyonu” diye bir şey gördük. Bu operasyon sonucu Mumcu, Üçok cinayetlerinden sorumlu “Kudüs Savaşçıları” örgütü üyesi olarak yargılanıp hüküm giyen kişinin yeni TCK’nın hükümleri sonucu salıverildikten sonra bir “haraç işi”nde öldürüldüğünü gördük.
Daha neler neler gördük.
Peki sonuç?..
Bu sorunun cevabını bulmadıkça, Türkiye bir
adım ileri gidemeyecek.
Mış gibi yaparak yerinde sayacak!

GAZETEVATAN.COM

19 Ocak 2008 Cumartesi

Sizi gidi cinler... Sizi...

Serdar Akinan, Akşam

İran’da görevli MİT mensuplarından bazılarının bir süre önce sınırdışı edildiğini öğrendim.
Bu istihbarat elemanlarının görüştüğü bazı İranlılar da şu anda gözaltındaymış.
Şayet bu bilgi doğruysa büyük resme bir kez daha bakmakta fayda var.
5 Kasım öncesi ne oluyordu?
PKK tekrar eylemlere başlamış ve karakolları basıyor, askerlerimizi öldürüyordu.
Türkiye ayaktaydı.
Hükümet, asker, muhalefet; hemen herkes son derece sert açıklamalar yapıyor... Halk sokaklara dökülüyor... Kuzey Irak destekli bu terörün derhal bitirilmesi isteniyordu.
Başbakan ne dedi?
“Bıçak kemiğe dayandı...”
Bir tezkere tartışması yaşandı ve Meclis hükümete sınır ötesi operasyon için yetkiyi verdi.
Hava gerildi... Barzani, Talabani son derece sert açıklamalar yaptılar.
Başbakan, bu atmosferde, 5 Kasım tarihinde Washington’a gitti ve Bush ile görüştü.
PKK “ortak düşman” ilan edildi. Resmen...
Kuzeydeki oluşumun tanınması şartıyla PKK’nın bitirileceği gündeme düştü. Gayri resmi olarak...
Cumhurbaşkanı Gül’ün Washington ziyaretinde ise Enerji Bakanımız’ın Oval Ofis’teki kareye girmesi dikkatimi çekti.
Kuzeydeki petroller Türkiye üzerinden geçecek bilgisi ulaştı sonra... Çok da akıllıca geldi kulağa... Öyle ya madem Kürdistan’ı tanıyıp iş yapacağız... Petrol merkez de olsa gerek.
Şimdi, düşünebiliyor musunuz? Koca Rusya Avrupa’nın doğalgaz vanasını elinde tutuyor. İran nasıl bir enerji devi...
Siz de “cin”siniz ya... O enerji havzasında Rusya ve İran’a rağmen İngiltere ve ABD ile Kürtlere ortak olacaksınız... Ama “elhamdülillah” dediğinizden size darılmayacaklar.
1992 yılında ne oldu? Hatırlayan
var mı?
Hani PKK Şemdinli’yi kurtarılmış bölge ilan edecek kadar güçlenmiş. Türkiye Kuzey Irak’a girmiş ve PKK’ya ağır darbe indirmişti...
PKK ateşkes ilan ettiğinde MGK’da ne konuşulacaktı biliyor musunuz?
Federatif bir yapı... O MGK hiç o gündemle toplanamadı.
Çünkü PKK Bingöl’de 33 askeri
kurşuna dizdi...
Bakü-Ceyhan anlaşması tam 10 yıl rafa kaldırıldı. Ve Ruslar Mavi Akım’ı gelip bize dayadılar. İran da doğalgazını dayadı...
Şimdi gidip İran’a ve Rusya’ya rağmen ABD ile yatağa girin...
Bizim MİT ajanları niye sınırdışı edildi sahi? (Akşam)

Korsan Haber

Bu kadarı da yapılmaz be Hrant!

Baskın ORAN,  18 Ocak 2008 Cuma, NTVMSNBC.com

Sanırım 1993, Fakülte’deyim, telefon. Sekreter işaret etti, aldım: “Benim adım Fırat Dink. Bu haftaki yazınızda biz Ermenilere yapılan haksızlıklardan bahsettiniz. Bizi çok mutlu ettiniz, Allah razı olsun sizden” dedi ve ağlamaya başladı.

Ben çok kötü oldum. Dünya başımda döndü. Ağlamaktan ne söylediğimi hatırlamıyorum. Hrant’la böyle tanıştık. Sonra, bir İstanbul’a gittiğimizde evinde yemeğe çağırdı. Tam bir halilibrahim sofrasıydı. Rakel’e ellerine sağlık diye diye bir haller olduyduk. Gerçek adını değil nüfustaki mecburi adını veren ses sonra Agos’u kurmaya girişti. Beni de istedi. Fakat, haftalık dergim o sıralarda her yazımı itirazsız basıyor. “Bu durumda bırakırsam ayıp olur. Ama söz, ilk sayına özel bir yazı vereceğim” dedim.

O dergi bir süre sonra bir yazımı koymayı reddetti. İşareti vermişti. Bir İstanbul gidişinde yemekte Hrant’a dedim ki: “Hâlâ Agos’a istiyor musun beni?”. “Üçüncü sayfanın sağını kapatmıştım, senin için tutuyordum” dedi ve ekledi: “Ama, çok para veremem”. Birinci cümlesine çok sevinmiş, ikinci cümlesine çok şaşırmıştım çünkü yazı için telif de vereceğini söylüyordu. Bugüne kadar hiç aksamayan yazılarıma 10 Mart 2000’de böyle başladım.

1969’da Ankara’da siyah Citroen’ini satın aldığım Artin Usta’yı saymazsak, Hrant benim ilk tanıştığım Ermeni oldu.
Mart 2002. Feyhan, Hrant, ben Michigan’a Ermeni konferansına gidiyoruz. Sen kalk, fitilli kadife takımlarını çek, bir gün önce gel havaalanına. Hayatında ilk defa alabildiği pasaportu kapıdaki görevliye uzat, “Tamam geçin” denince de “Yok, ben yarın gideceğim de, bir pürüz var mı diye geldim” de. Tabii, gidene kadar dalga geçtik ama, o kaşındı: Yemek servisi başlayınca bir de kulağıma eğilip “Ne kadar isterler yemek için?” diye ayrıca malzeme vermeseydi.

İndik, arıyorlar. Biz geçtik, Hrant’a pabuçlarını çıkartıyorlar. Arkasından, kemer falan. “Tabii ulan, sende suçlu tipi var!” diyorum, “Bana bunu Ermeniyim diye yapıyorlar” deyip üzerime geliyor.

Üniversitenin oteline indik, herkes yerleşiyor. Telefon et hemen aşağı gelelim, diyoruz. Bekle babam bekle. Sonunda kapı kırılır gibi vuruluyor. Hrant, yanına da Cengiz (Çandar) haytasını almış, kapıya dayanmış: “Neler yapıyordunuz lan içerde ikiniz?”. Pabuç bıraksan ömür boyu ezer bu tipler. “Size ne lan, belediye nikahlı karım!” diye saldırıyorum. (Sonradan anlaşılıyor; meğer jak girişi telefon yerine bilgisayara takılı kalmış, ondan çalmazmış).

Bir hafta kadar önce, Rakel’e yazdığı aşk şiirlerini okumuş. “Sen ise bana hiç aşk mektubu yazmadın” demiş. Rakel de demiş ki: “Ben sana her şeyimi vermişim, ne aşk mektubuymuş ayrıca?”. Bilse ki sonunda mecburen bir tane yazacak ve tam yüz bin kişinin önünde minibüsün üstüne çıkıp okuyacak o mektubu…

Belediye nikahı deyince; biri 9 öteki 14 yaşındayken, devletimizin sonradan başka gayrimüslim vakıf malları arasında el koyacağı yetimhanede tanışıyorlar. 19 Nisan 1976’da biri 17 diğeri 22 yaşındayken evleniyorlar. Hatta, arkadaşları dalga geçiyor “23 Nisan’da çocuklar evlendi” diye. Çünkü 23 Nisan 1977’de Rakel bir de kilise nikahı yaptırtmayı başarıyor. Ben bunları öğrenince duramıyorum, “Sen bir de sübyancı imişsin be” diyorum. “Tir git lan. Feyhan, ne diyor yine bu!” diyor. Şerrimden her zamanki gibi Feyhan’a sığınıyor. Feyhan da en meraklı olduğu rolü, Mayrik rolünü memnuniyetle benimsiyor. “Feyhancııım, canıııım! Bu hıyar bizi kıskanıyor!” deyince koşuveriyor sarılmaya, ama neticede o koca kollar Feyhan’ı sarıyor, kaybediyor. Ben de: “Bir de ırz düşmanlığı cabası!” diyorum.

Geçen kış Etyenlerle bizi ziyarete geldiler Bodrum’a. Serap, Rakel, Feyhan deniz kıyısında geziyorlar, bunlar bütün gün evde benim tepemde. Her gün 16.30’a kadar at yarışı oynuyorlar. TJK-TV pürdikkat izleniyor, Lider Form bülteni didik didik ediliyor, saatlerce oturup falanca at geçen hafta ishaldi acaba düzeldi mi gibi konular tartışılıyor, sonra İstanbul’a telefon edilip yazdırılıyor.

Diyorum ki, millet de sizi adamdan sayıp ciddi dinli dinliyor, takdir ediyor, kızıyor. Bilse kumarbaz olduğunuzu tefe kor. Bunu derken bir de farkına varıyorum ki, bunlar açıkoturumların yanı sıra gerçek hayatta da eküri! Bunu söyleyince, Etyen diyor ki: “Ama, kurdele onda!”. Meğer, bir at sahibinin birçok atından bir tanesine kurdele takarlarmış takım kaptanı gibi. Etyen zavallı, ne bilsin, tam bir yıl sonra ben bir 19 Ocak akşamı telefon edeceğim, “Kurdele artık sende Etyen” diyeceğim…

Bitmek bilmez bir insan koridoru. İki yanda, sıra sıra, simsiyah giyinmiş kravatlı gençler. Heykeller gibi. Kafamı kaldırıp bakamıyorum.

Perde perde, sanki duracağı yer belli olmazmış gibi yükseldikçe yükselen bir orgun eşlik ettiği muazzam koroya, insanın tüylerini diken diken eden çan sesleri karışıverdi…

Yahu Hrant, ne zalim adammışsın sen yahu. “Ben cinayetten bir gün önce bir rüya gördüm. Rüyamda siz geceleyin ellerinizle toprağı kazıyordunuz. ‘Hocam, merhaba, hayırdır, ne yapıyorsunuz’ diye sordum, siz de bana ‘Mezar kazıyorum evladım’ dediniz. Ben şoke oldum ve ‘Aman hocam ne mezarı, iyi misiniz, sağlığınız yerinde mi? Durun, daha çok erken, nereye?’ diyorum, siz de bana “Merak etme çocuğum, kendime değil başkasına kazıyorum’ cevabını veriyorsunuz. Aynı gün saat 15.00’te Hrant Dink öldürüldü”. Yeni mezun öğrencim Pırıl’ın bu rüyası da dururken, sırf bana eşek şakası yapıcam diye kalk, bir zavallının enseden sıktığı üç kurşundan yararlanıp senden 9 yaş büyük adama senin cenazeni kaldırma cezası ver. Seninle birkaç kere dalga geçti diye bu yapılır mı be? Bu kadarı da yakışır mı be kardeşim?

 Hrant’ın ardından yazılanlar...

19 Ocak’ta Genel Yayın Yönetmeni olduğu Agos gazetesinin önünde öldürülmüştü Hrant Dink... Ölümünün ardından pek çok şair, yazar ve gazeteci onun için yazdı.

http://www.ntvmsnbc.com/news/433512.asp

Bu kadarı da yapılmaz be Hrant!

17 Ocak 2008 Perşembe

Beyaz Saray ihalesi: Kimler satın alacak?

İbrahim Karagül, Yeni Şafak

4 Kasım'da yapılacak ABD başkanlık seçimlerini kimin kazanacağına ilişkin şu aşamada bir tahminde bulunmak elbette çok zor. Demokrat ve Cumhuriyetçi adaylar arasındaki ön seçim yarışını kimler kazanacak? Ardından Demokrat aday mı yoksa Cumhuriyetçi aday mı Beyaz Saray'a oturacak? Seçimin sonucu Türk-Amerikan ilişkilerine, bölgemize, uluslararası krizlere yansıması ne olacak? Bütün bunları zamanı gelince tartışacağız.

Ancak bugünden net olan bir durum var ki, aslında ABD'yi kimlerin yöneteceğini gösteriyor. Hangi aday kazanırsa kazansın, hangi parti kazanırsa kazansın Beyaz Saray onların kontrolünde. Hep öyle oldu, şimdi de öyle olacak. Bu yönüyle Amerikan seçimleri demek Beyaz Saray'ın ihaleye çıkarılması demek. Her seçim döneminde bu ihale yenilenir, ihaleyi alanlar bir dahaki seçim dönemine kadar ABD'yi dolayısıyla da dünyayı yönetir. Ancak gariptir, her dönem ihaleye katılanlar aynı güçlerdir. Liste pek fazla değişmez.

Hazır başkanlık seçimleri yaklaşmışken bu konuya eğilmenin bu yıla özel bir sebebi daha var. Malum, geçtiğimiz yıl dünya Amerikan ekonomisinin geleceğini tartıştı. Öyle görünüyor ki, tartışma bu yıl çok daha sıcak geçecek. Dev finans kuruluşlarının yüz yüze bulunduğu kriz, bu krizin dünyaya nasıl fatura edileceği, ekonomik durgunluğun yol açabileceği siyasi ve sosyal sonuçlar 2008 yılında belki de savaşlardan daha çok konuşulacak. Bu yüzden ABD seçimleri, partiler ve adaylar ile sıkıntılı bir döneme giren şirketlerin bu seçimlerdeki rolüne ilişkin birkaç not aktarmak istiyorum.

Cumhuriyetcilerin favori adayı John McCain, Mormon tarikatı mensubu Mitt Romney, kendini çoktan liderliğe hazırlamış Hillary Clinton ya da dün Müslüman olmadığını resmen açıklayan Barack Obama… Hangisi ABD'nin yeni lideri olacak? Aslını sorarsanız hiç biri. Sistem, onları birer figürana dönüştürüyor. "İktidar" onların dışında bir güç. O güçler şimdi bu isimler üzerinden büyük ihaleye giriyor. "Büyük para"nın büyük ihalesi. İsimler değişse de ihaleye girenler pek değişmiyor. O zaman bakalım kimler kimleri destekliyor:

John McCain: Blank Rome LLP, Citigroup, Bank of New York Mellon, Merrill Lynch, Goldman Sachs, JP Morgan Chase, Credit Suisse, Lehman Brothers, Morgan Stanley, MGM Mirage ve Univision.

Mitt Romney: Bain Capital (kendi şirketi), Goldman Sachs, Merrill Lynch, Citigroup, Marriott, Kirkland & Ellis, Morgan Stanley, PriceWaterhouse, JP Morgan, UBS ve Lehman Brothers.

Rudy Giuliani: Ernst & Young, Credit Suisse, Merrill Lynch, Citigroup, Bear Stearns, Lehman Brothers, Bracewell & Guiliani (kendi şirketi), Morgan Stanley, UBS, Milbank Tweed, Goldman Sachs, JP Morgan ve Bank of America.

Her adayı finanse eden şirketler hemen hemen aynı. Diyelim bu aday adayları Cumhuriyetçi, bu nedenle arkalarında aynı şirketleri görüyoruz! O zaman Demokrat adaylara bakalım:

Hillary Clinton: DLA Piper Goldman Sachs, Morgan Stanley, Citigroup, National Amusements, Emily's List, JP Morgan, Kirkland & Ellis, Skadden Arps, Merrill Lynch, Time Warner, Lehman Brothers, Bear Stearns, Ernst & Young ve Blank Rome LLP.

Peki karşıtlarına göre Müslüman, Endonezya'da medrese eğitimi almış olan ve neredeyse El Kaideci ilan edilecek olan Barack Obama'nın finansörleri biraz farklı olmalı değil mi? Hiç de öyle değil. Yine aynı şirketler.

Barack Obama: Goldman Sachs, Lehman Brothers, National Amusements, JP Morgan, Citigroup, Citadel Investments, Credit Suisse, Skadden Arps, Morgan Stanley, Time Warner, UBS ve Harvard University..

Bazı farklar dışında, adayların siyasi düşüncesine bakılmaksızın finansörleri temelde aynı şirketler. Yani parayı veren, kim kazanırsa kazansın, düdüğü çalacak. "Büyük para" işi şansa bırakmıyor ve her adaya oynuyor. Peki seçimleri kim kazanacak! Sormaya ne gerek var. Elbette bu şirketler. Özellikle bu yıl, ciddi oranda stres altındalar. Bu yüzden Beyaz Saray ihalesi her zamankinden daha önemli. İhale yapılmadan kazanan belli: Derin Amerika!

ABD seçimleri ve para ilişkisine detaylı bakmak isteyenler http://www.opensecrets.org adlı sitede küçük bir gezinti yapabilirler.

Yeni Şafak - Yazarlar - İbrahim Karagül - Beyaz Saray ihalesi: Kimler satın alacak? - 17.01.2008

'Sigaraları iade edip paranızı alın'

Yeni Şafak

Tüketicilerin, ellerinde bulunan elektronik sigaraları iade ederek ödedikleri bedeli geri isteyebilecekleri belirtildi.

Tüketici Hakları Merkezi (TÜ-MER) Genel Başkanı Ömer Keser, elektronik sigara reklamının yapılmasına yasak getirilmesi kararı doğrultusunda tüketicilerin, ellerinde bulunan elektronik sigaraları iade ederek ödedikleri bedeli geri isteyebileceklerini belirtti. Keser yaptığı yazılı açıklamada, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı bünyesinde bulunan Reklam Kurulunun, sigaraya alternatif olarak tanıtımı yapılan elektronik sigaranın, Sağlık Bakanlığı tarafından "gerçeği kadar zararı

olabileceği ve bağımlılık yapacağı uyarısı" üzerine reklamının yapılmasına yasak getirmesi ile ilgili kararını değerlendirdi.

Reklam Kurulunun, elektronik sigara ile ilgili reklam ve ilanların 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Yasasının, Ticari Reklam ve İlanlara İlişkin İlkeler ve Uygulama Esaslarına Dair Yönetmeliğinin "Reklamlar kamu sağlığını bozucu nitelikte olamaz" hükmüne aykırı bularak yasaklanması doğrultusunda karar verdiğini hatırlatan Keser, şunları kaydetti:

"4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanuna göre (Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda ya da reklam ve ilanlarında yer alan veya satıcı tarafından bildirilen veya standardında veya teknik düzenlemesinde tespit edilen nitelik veya niteliği etkileyen niceliğine aykırı olan ya da tahsis veya kullanım amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mallar, ayıplı mal olarak kabul edilir) hükmü getirilmiştir. Buna göre bir çok tüketicinin satın almış olduğu elektronik sigara aslında tüketiciye ayıplı bir mal olarak satıldığı gerçeği ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla tüketicinin kamu sağlığını bozucu ve yanıltıcı nitelikte reklam nedeniyle satın almış olduğu ürünler Tüketici Kanunu gereğince ayıplıdır. Kanun bu durumdaki mallar için bedel iadesi hükmü getirmektedir. Yanıltıcı reklamları nedeniyle bu üründen satın alan her tüketici ürünü iade ederek bedel iadesini talep etme hakkı bulunmaktadır. Bu karar doğrultusunda tüketiciler, ellerinde bulunan elektronik sigaraları iade ederek ödedikleri bedeli geri isteyebilirler." Keser, bu durumda olan tüketicilerin satın almış olduğu yerlere yazılı müracaat ederek ellerinde bulunan ürünleri iade etmeleri ve ödedikleri bedelleri geri istemeleri gerektiğini, aksi bir durumla karşılaşan tüketicilerin, ilgili Reklam Kurulu kararı ve ellerinde bulunan belgeleri ile birlikte Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerine müracaat ederek ödemiş oldukları bedelin iadesini isteyebileceklerini bildirdi. Keser, öte yandan Sanayi ve Ticaret Bankalığının, Reklam Kurulu kararı

gereğince tüketicilere ayıplı mal satan firmaları tespit ederek, tüketicinin herhangi bir müracaatına gerek kalmaksızın bedel iadesi yapmalarını sağlaması gerektiğini kaydetti.

Yeni Şafak - Aktüel - 'Sigaraları iade edip paranızı alın' - 17.01.2008