10 Ocak 2008 Perşembe

Armenian-Turkish Conflict by Dr. Justin McCarthy - Turquie News

Turquie News, Wednesday 9 January 2008

Speech given by Dr. Justin McCarthy at the Turkish Grand National Assembly, March 24, 2005

The History

OTTOMAN PROVINCE

Conflict between the Turks and the Armenians was not inevitable. The two peoples should have been friends. When World War I began, the Armenians and Turks had been living together for 800 years. The Armenians of Anatolia and Europe had been Ottoman subjects for nearly 400 years. There were problems during those centuries—problems caused especially by those who attacked and ultimately destroyed the Ottoman Empire. Everyone in the Empire suffered, but it was the Turks and other Muslims who suffered most. Judged by all economic and social standards, the Armenians did well under Ottoman rule. By the late nineteenth century, in every Ottoman province the Armenians were better educated and richer than the Muslims. Armenians worked hard, it is true, but their comparative riches were largely due to European and American influence and Ottoman tolerance. European merchants made Ottoman Christians their agents. European merchants gave them their business. European consuls intervened in their behalf. The Armenians benefited from the education given to them, and not to the Turks, by American missionaries.

While the lives of the Armenians as a group were improving, Muslims were living through some of the worst suffering experienced in modern history: In the nineteenth and early twentieth centuries, Bosnians were massacred by Serbs, Russians killed and exiled the Circassians, Abkhazians, and Laz, and Turks were killed and expelled from their homelands by Russians, Bulgarians, Greeks, and Serbs. Yet, in the midst of all this Muslim suffering, the political situation of the Ottoman Armenians constantly improved. First, equal rights for Christians and Jews were guaranteed in law. Equal rights increasingly became a reality, as well. Christians took high places in the government. They became ambassadors, treasury officials, even foreign ministers. In many ways, in fact, the rights of Christians became greater than those of the Muslims, because powerful European states intervened in their behalf. The Europeans demanded and received special treatment for Christians. Muslims had no such advantages.

That was the environment in which Armenians revolted against the Ottoman Empire—hundreds of years of peace, economic superiority, constantly improving political conditions. This would not seem to be a cause for revolution. Yet the nineteenth century saw the beginning of an Armenian revolution that was to culminate in disaster for both.

What drove the Armenians and the Turks apart?

Read More: Armenian-Turkish Conflict by Dr. Justin McCarthy - Turquie News

DTP'den cesaret bekliyoruz

Yasin Doğan, Yeni Şafak

DTP'nin Diyarbakır'daki patlamadan sonra sergilediği tavır çok hazin doğrusu. 5'i öğrenci 6 sivilin hayatını kaybettiği, beş kişinin yoğun bakımda yaşam mücadelesi verdiği bir eylem karşısında sesini yükseltememek üzüntü vericidir. Siz hem Diyarbakır merkezli bir siyaset yapacaksınız, hem de Diyarbakır'da şehrin merkezinde patlatılan bombaya ciddi bir tepki ortaya koyamayacaksınız. DTP, bu çelişkiyi aşamadan siyasal gücünü ve meşruiyetini artıramaz.

DTP'liler olay sonrası önce “derin provokasyon” gibi laflarla yine devleti zan altında bırakmaya, hedef saptırmaya çalıştılar. Bu, artık alışılan ucuz bir yöntem.PKK, toplumun tepkisini çekecek bir olaya imza attığında önce top devlete atılıyor, eğer birileri yakalanırsa da PKK'dan bağımsız bir hücreye, gruba mal ediliyor.

PKK'nın olayı üstlenmesine kadar geçen sürede bazı DTP'liler olayı kınadılar, kapalı kapılar ardında tepkilerini dile getirdiler.

PKK'nın yüzsüz bir şekilde cinayeti üstlenmesinin ardından ise DTP'nin sesi kesildi.

Peki, bu kadar kanlı ve toplumsal infial uyandıran bir eylemi açıkça kınayamayacak, yapan örgütü lanetleyemeyecekseniz, Türkiye toplumunda nasıl güven oluşturabileceksiniz?

Sivil insanları katleden bu saldırıyı hala terör değil de şiddet olarak mı adlandıracaksınız?

Bu saldırının sadece askerleri hedef almadığı çok açık…

Askeri servis otobüsü kırsaldan geliyordu, oysa eylem şehrin merkezinde ve öğrenci dershanesinin önünde yapılıyor. Yani sivillerin ölme ihtimali yüzde yüz.

Bundan dolayı eylemin mesajı sadece Kuzey Irak'a operasyon yapan askerlere yönelik olamaz. Aynı zamanda son dönemde (özellikle 22 Temmuz'da) hükümete destek veren Diyarbakır halkına da yönelik olduğu anlaşılıyor.

PKK açıkça bölge halkını da bu eylemle tehdit ediyor. Nasıl daha önce kepenk kapatma, haraç verme, çocuklarını dağa çıkarma gibi konularda halkı tehdit ettiyse, baskı uyguladıysa, bu eylemle de halka “ayağınızı denk alın” demiş oluyor. Bölge halkı adına siyaset yaptığını söyleyen DTP ise halkın yanında değil, terör örgütünün yanında hareket etmeye devam ediyor.

DTP bu paradoksu aşmadan siyasal alandaki yerini koruyamaz.

DTP'liler iki sebepten dolayı bu eylemleri sert şekilde eleştirmiyor olabilirler. Birincisi PKK'nın izlediği politikayı destekliyor, bölge halkını baskıyla hizada tutma anlayışını sahipleniyor olabilirler. İkincisi PKK'dan korktukları için açık bir tavır takınmıyor olabilirler. Birincisi daha kötüdür. Eğer sebep korkuysa, bu handikapı aşmadan bir yere varamayacakları da açıktır. DTP, bu konuda da gerekirse bedel ödemeyi göze alabilmelidir. Devlete kafa tutarken, kanunları çiğnerken, hapis yatmayı göze alırken nasıl cesur davranabiliyorlarsa PKK'ya karşı da aynı cesareti gösterebilmelidirler.

Bu noktaya eninde sonunda gelinecektir. PKK'nın bölgedeki sivil inisiyatifleri boğan, siyasi ve meşru kanalları tıkayan ceberrut anlayışına karşı sivil örgütler yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlamıştır. Sıra DTP'dedir.

Bunu, DTP'yi inanmadığı bir şeye zorlamak olarak görmemek gerekiyor. DTP inanarak bu işe soyunmalıdır, çünkü sivil ve meşru siyasetin olmazsa olmaz şartı, teröre karşı tavır alabilmektir.

Yeni Şafak - Yasin Doğan - DTP''den cesaret bekliyoruz - 10.01.2008

PKK, K. Irak''tan kaçıyor, Ermenistan''a yerleşiyor!

İbrahim Karagül, Yeni Şafak

5 Kasım 2007'de Başbakan Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı George Bush arasındaki görüşmede belirlenen “PKK'yı tasfiye etme” kararları, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ziyaretiyle pekişti. O günden beri, ABD'nin Türkiye'ye ne kadar ve ne tür istihbarat sağladığını bilemiyoruz ama askeri operasyonlar hiçbir sorun olmadan devam ediyor. “PKK'nın lider kadrosunun dağıtılması, dağdakilerin indirilmesi, lojistik desteğinin kesilmesi, temsil gücünün elinden alınması, DTP'ye de benzer bir test uygulanması, örgütü en azından kısa vadede Türkiye için tehdit olmaktan çıkarılması” şeklinde özetlenebilecek sürece ilişkin sanki bir çeşit uluslar arası konsensüs oluştu.

Örgütü Irak'ın komşularına karşı, tabi Türkiye'ye karşı da, “kart” olarak kullanmaktan çekinmeyen ve bu desteğini K. Irak yönetimi ile Irak'taki ordu/istihbarat birimleri üzerinden yürüten ABD, nasıl oldu da böylesine pozisyon değiştirdi ve Türkiye ile kapsamlı bir ittifaka girdi? Yaygın ifadeyle “Türkiye bunun karşılığında ABD'ye ne verdi?” Başbakan'ın “şerefsizlik” ifadesiyle kınadığı bu tartışmada netleşen karşılık şu: ABD'nin tek zafer olarak gördüğü K. Irak istikrarının korunması. Daha doğrusu Türkiye'nin PKK'yı ezme çerçevesinde bölgeyi işgal etmesi, Barzani yönetimini tehdit etmesinin önüne geçilmesi. Bu Türkiye için büyük bir kazanım. Çünkü “öncelikli tehdit” PKK. Yarın Barzani tehdit olmaya başlarsa, elbette bir B Planı uygulanacak doğrudan Barzani hedef alınacaktır. Umarız böyle bir şeye hiçbir zaman ihtiyaç duyulmaz.

Şunu bilelim: Türkiye ile ABD'nin bölgenin geneline ilişkin yaklaşımlarındaki farklılık aynen devam ediyor. Belli alanlarda işbirliği yapılması, Türk-Amerikan ilişkilerindeki bütün pürüzlerin giderilmesi anlamına gelmiyor. Bana göre PKK özelindeki işbirliği konjonktürel bir nitelik taşıyor. Mesela İran ve Pakistan'a ilişkin politikalarda ciddi ayrışmalar yaşanması ihtimali çok yüksek. Madem işbirliği alanlarından söz ediyoruz olayı biraz daha genişletip dün bazı gazetelere de yansıyan enerji pazarlıklarına getirelim.

Hem Irak'ta, hem bölgenin tamamına ilişkin siyasi/askeri projelerde hem de ABD öncülüğündeki ülkelerle Rusya, Çin ve İran gibi güçler arasındaki rekabette enerji denklemi belirgin bir yer tutuyor. Ortadoğu/Hazar hattında çok tehlikeli bir stranç oynanıyor. Bu nedenle Türkiye ve bölge ülkelerinin pozisyonlarındaki küçük değişimler büyük sonuçlara yol açabiliyor. Bölgesinde, kendisini dışarıda bırakacak hiçbir oyunun sonuca ulaşmayacağının farkında olan Türkiye, mümkün olduğunca tek taraflı olmamaya, ABD ile de karşısındaki güçlerle de ilişkilerini güçlü tutmaya çalışıyor. Ama bu güçler arasındaki restleşme ortada! İstemesek de böyle bir durum var.

Şimdi; PKK'nın tasfiyesi ile bu pazarlıklar arasında bir ilişki var mı? Türkiye için olmasa bile ABD ve Rusya öncülüğündeki güçler açısından PKK'nın tasfiyesi ile enerji savaşı, bölgesel etkinlik mücadelesi arasında ne tür bir bağlantı var? Washington'daki görüşmelerden yansıyanlara bakılırsa çok ilişki var.

Türkiye ile İran arasında mutabakata varılan ancak ABD'nin şiddetle karşı çıktığı, Güney Pars bölgesindeki milyarlarca dolarlık doğal gaz çıkarma ve işletme anlaşması bundan sonra ne olacak? ABD ve AB'nin Rusya tekelini kırmak için, Türkiye'yi alternatif görmesi, önümüze çok geniş bir alan açıyor. Bu alan, Türkiye'nin AB, ABD, K. Irak yönetimi ve İsrail ile ilişkilerinde son derece yönlendirici olacak.

Türkiye'nin; Irak'taki Sünniler ve Suriye üzerindeki nüfuzunu bu yönde kullanması, İran-Suriye eksenini kıracağı gibi, Kürt meselesinde çıkara endeksli yakın ilişkiler söz konusu olabilecek. ABD'nin Ortadoğu geneline ilişkin politikalarındaki yumuşama eğilimini, bölgesel uzlaşma ve enerji işbirliği projeleriyle yeniden düşünmek lazım. Türk-Amerikan ilişkilerinde enerji merkezli bir yakınlaşma doğuyor. Ama bu ne kadar uzun süreli olacak? Her hangi bir yerde ansızın çıkacak bir patlama ve çatışma, süreci nasıl etkileyecek? İşte PKK, bu bölgesel satranç içinde sadece bir “kart”tı. Çok fena kullandılar, şimdi eziyorlar.

Bundan sonra ne olacak? PKK/PJAK İran'a karşı mı kullanılacak yoksa ABD'den ve Avrupa ülkelerinden sonra örgütü İran/Rusya hattı mı “kart” olarak kullanacak? Tahran'ın K. Irak'ın bazı bölgelerinde sınıra duvar örmeye başlaması böyle bir tehdit algılamasından kaynaklanıyor. Ama çok daha ilginç bir iddia var:

İsrail istihbaratına yakın kaynaklar; PKK lider kadrosunun Kuzey Irak'ta barınamadığını, Ermenistan işgali altında bulunan Karabağ'a kaçmaya çalıştığını, Kandili boşaltıp Ermenistan'a yerleşmeyi planladığını öne sürüyor. Kasım ayında böyle bir karar aldığı, merkezini Laçin ve Fuzuli gibi bölgelere taşıyacağı, Güney Kafkaslara yerleşeceği, Laçin ve Kelbecer bölgesindeki Kürt otonom bölgesine yoğunlaştığı, bu bölgede destek aradığı, bölge halkıyla görüşmelerin yapıldığı, iddia ediliyor. Bu doğruysa PKK; Azeri-Ermeni savaşında özellikle de Rusya, İran ve Anglo-Amerikan güçlerin Kafkaslara ilişkin politikalarında etkin bir “kart” olmaya başlayacak. Ama yine de “kart” olacak tabi. Ardık kim kimi ne ölçüde kullanır göreceğiz.

Aynı kaynakların şu iddiasına ne demeli? “Amerikalı yetkililer, Kuzey Irak'taki Kürt liderlere sessizce; 'Türkiye'nin PKK'ya karşı savaşına destek vermeyin ve yarın Türklerle karşı karşıya gelirseniz bu kartı elinizde tutmaya devam edin.”

Yeni Şafak - İbrahim Karagül - PKK, K. Irak''tan kaçıyor, Ermenistan''a yerleşiyor! - 10.01.2008

9 Ocak 2008 Çarşamba

Meğer Türkiye petrol cennetiymiş!

AA

Batman'da 40 sondaj kuyusunun 32'sinde petrol bulundu.

Batman bölgesinde geçen yıl 7 milyon varil (yaklaşık 972,2 bin ton) ham petrol üretilirken, TPAO tarafından bölgede sondaj yapılan 40 kuyudan 32'sinde petrol bulundu.

TPAO Batman Bölge Müdür Vekili Erdal Coşkun, yaptığı açıklamada, geçen yıl 40 kuyuda sondaj çalışması gerçekleştirdiklerini ve sondaj çalışması sonucunda 32 kuyuda petrol bulunarak üretime alındığını söyledi.

Geçen yıl 40 kuyuda toplam 69 bin metrelik sondaj çalışması yaptıklarını ifade eden Coşkun, şöyle dedi:
'Geçen yıl (bölgede) 7 milyon varil petrol üretilerek ülke ekonomisine kazandırıldı. Bu yıl petrol arama konusunda hedefimiz 40 kuyuda 71 bin metre sondaj çalışması yapmak. En son olarak Diyarbakır'da Güney Kırtepe-2 sahasında petrol bulundu. Sondaj çalışmaları halen bu sahamızda sürmekte. Batman ve bağlı sahalarda üretimi artırmaya yönelik yüzey tesislerini güçlendirmek için çalışmalar yapıldı. Batı Raman sahasında AP-2'de yeni bir tesis kuruyoruz. Bunun temeli yakın zamanda genel müdürümüzün katılımıyla atılacak.'

GAZETEVATAN.COM

Korku perdesini yırtmak, Erdal ŞAFAK, Sabah

Terör örgütünün "Askeri" kanadının 6 kişinin ölümüne yol açan Diyarbakır saldırısının sorumluluğunu önceki akşam telaşla üstlenmesinin sırrı anlaşıldı.

Meğer kalleş saldırının failinin güvenlik güçlerince yakalandığını bir şekilde haber almış.
Böylece takke düştü, kel göründü.

Saldırıda "Derin provokasyon" arayanlar artık gerçekle yüzleşmek zorundalar.

O gerçek de şu: Terör uzmanı ve Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Başkanı Sedat Laçiner'in ifadesiyle, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin operasyonlarıyla "Sinir uçlarına dokunulan" terör örgütü "Köşeye sıkıştırılmış kedi" refleksiyle kentlerde sivilleri hedef alan saldırılara yöneldi. PKK sorununu ve örgüt içindeki gelişmeleri yakından izleyen Ertuğrul Kürkçü benzer değerlendirmeyi yapıyor ve PKK'nın "Köylü intikamcılığı" güdülerinin harekete geçtiğini belirtiyor.
Bu, dağlarda artık savaşamayan PKK'nın kentlerde kör şiddete daha çok başvurabileceği anlamına geliyor.

Ve bu olasılık tüm Kürt siyasetçilere, bölge halkını temsil iddiasında bulunan herkese sorumluluk yüklüyor. Özellikle de Demokratik Toplum Partisi'ne.

"Nereden gelirse gelsin her türlü silahlı saldırının karşısındayız" söylemleri bugünden sonra ne yeterli olabilir, ne de geçerli.
Başbakan Erdoğan'ın dün AK Parti Meclis Grubu'nda yaptığı tanımla "Hiç kimse meşru zemin ile gayrımeşru çizgide aynı anda bulunamaz." Ya da Meclis Başkanı Köksal Toptan'ın önceki gün vurguladığı gibi, "Meclis'teki meşru çalışma ile Meclis dışındaki kaygı verici faaliyetler" birarada yürütülemez.
İnsani, vicdani ve tarihi

PKK'ya ve teröre artık açıkça, yüreklice tavır koymak zorundalar. O cesareti göstermek zorundalar. Daha doğrusu PKK korkusunu üzerlerinden atmak, o korkunun getirdiği "Sindirilmişlik" durumundan, "Tutsaklık"tan çıkmak zorundalar. Çünkü onların öncülüğüyle Güneydoğu'daki korku perdesi yırtılırsa, bölgeye çöken 30 yıllık zehirli hava dağılacak. İnsanlar tekrar nefes almaya başlayabilecekler.

Bu tercihten kaçınırlarsa, insani, vicdani ve tarihi sorumluluğun gereğini yerine getirmezlerse, o zaman dün Erdoğan'ın yönelttiği soruyu yanıtlamak zorundalar: "Terör örgütü için 'Siyasi bir örgütlenme' diyen anlayış, acaba bu çatı altında (Meclis'te) ne iş görüyor? Madem o siyasi bir örgüt, size ne gerek var?"
Ancak ne yazık ki DTP'nin böyle bir evrim geçireceğinden umutlu değiliz. Tam tersine örgütün 3 Ocak'taki Diyarbakır saldırısını resmen üstlenmesinden sonra bile yapılan açıklamalar karamsarlığımızı artırıyor. Alın size dün DTP Meclis Grubu'nda Ahmet Türk'ün (Üstelik ılımlı kanattan!) konuşmasından bir bölüm: "Diyarbakır'daki saldırı hepimizi derinden üzmüş ve etkilemiştir. Ama derin devletin desteğiyle Diyarbakır'da ensesinden vurulan insanları da unutmamak gerekir!" PKK'nın saldırısına bundan daha açık mazeret üretme çabası olabilir mi? Bu ifadeler "İnsanlık suçu" sınırlarında dolaşmıyor mu?

Üstelik bu konuşma "Demokratik dayanışma" için grup toplantısına konuk olan ve "Çocukların ölmesine neden olan bomba atılıyor, 'Biz bunu askeri otobüs geçecek diye atmıştık' diyorlar" ifadesiyle saldırıyı açıkça kınayan Prof. Dr. Baskın Oran'ın önünde yapılıyor. Oran'ın sözleri de başlar önde eğik dinleniyor. Diyarbakır halkının yüzüne nasıl bakacaklar, merak ediyoruz. Tamam, sonuçta o da onların sorunu ama DTP'yi "Demokratik hayatın vazgeçilmez bir unsuru" görmeye devam ettiğimiz için, Erdoğan'ın uyarısına kulak vermeleri gerektiğini düşünüyoruz:

"Niçin hâlâ tavrınızı koymuyorsunuz? Siz korktukça, kaçtıkça, biliniz ki, korkunun ecele faydası yoktur, gelip birgün sizi de yakalayacaktır."

SABAH - 9 Ocak 2008, Çarşamba - ERDAL ŞAFAK

8 Ocak 2008 Salı

İbrahim Karagül - El Kaide ihaleleri, nükleer kaçakçılık, Türk casuslar!

Sadece bir tercümanın bu kadar şey bilmesi mümkün olur mu? 11 Eylül saldırılarından sonra küresel düzeyde yürütülen olağanüstü soruşturma kapsamında tercüman olarak FBI'a alınan, gizli telefon kayıtlarını deşifre etmekle yükümlü Sibel Edmons, iddiaları yüzünden işinden oldu. O zamandan beri, belli aralıklarla çarpıcı iddialarda bulundu ve hep gündemde kaldı. Karmaşık bir geçmişi olan Edmons çok şey biliyor olabilir. Ama bildiklerinden daha çok bu kadar konuşabiliyor olması dikkat çekiyor. Onun iddialarını okurken “konuşana değil konuşturana bak” söyleyişi aklıma gelmiyor değil.

En son iddiası, “ABD'nin nükleer sırlarını Türk istihbaratçıların pazarladığı” yönünde oldu. “ABD yönetimindeki bazı unsurlarla 11 Eylül saldırılarını yapmakla suçlanan örgütler arasındaki ilişkiye, küresel ölçekli uyuşturucu kaçakçılığına, bütün bunların içinde istihbarat teşkilatlarının rolüne” ilişkin imalarıyla dikkat çeken Edmons, şimdi de Türk ve İsrail istihbaratının nükleer casusluk piyasasındaki işbirliğine dikkat çekiyor.

“Türkler ve İsrailliler, nükleer teknoloji ile ilgili askeri ve akademik kuruluşlara 'köstebek' soktular. Bunların içinde Los Alamos nükleer laboratuarı da bulunuyor. Yardımları karşılığında söz konusu yetkiliye yüklü miktarda para veriliyor. Teslimat noktası olarak da Türk Amerikan Konseyi gibi mekanlar kullanılıyor” diyen Edmons, Türkiye, İsrail ve Pakistan istihbaratının ABD nükleer teknolojisine yönelik “ortaklığı”ndan söz ediyor. Burada biraz duralım.

Bunlar, istihbarat dünyasına yönelik en derin ve karanlık sırlar. Edmons, bütün bunları “binlerce saatlik telefon konuşmaları”ndan mı öğrendi sadece? Belki Benazir Butto'nun öldürülmesi bu konuları tekrar gündeme getirdi. Madem açıldı, benim de söyleyeceğim şeyler var:

Türk istihbaratının El Kaide gibi bir örgüte pek inanmadığını, olayın ABD'nin örtülü operasyonu olduğu kanaatini taşıdığını, yakalanan bazı El Kaide mensuplarının CIA tarafından sorgulanıp “işbirliği” karşılığı yüklü ödemelerle birlikte serbest bırakıldığını düşündüğünü yazmayacağım. Geçtiğimiz yıl, bir Avrupa ülkesinden Türkiye'ye gelen, nükleer kaçakçılık iddiasıyla Trabzon'dan havalandıktan hemen sonra düşürülen, içinde Pakistan Devlet Başkanı Perviz Müşerref'in eski danışmanının da bulunduğu uçağı da. Yine İstanbul'un ortasından CIA ve Mossad ajanları tarafından kaçırılan, Türk istihbaratının katkısının henüz netleşmediği İranlı komutan Ali Riza Asgeri olayını da… Afganistan'dan ABD'ye uzanan dev uyuşturucu trafiğinde hangi ülke istihbaratlarının ve hangi örgütlerin işbirliği yaptığını ve bunun PKK ile ne ilgisi olduğunu da yazmayacağım.

30 Ağustos 2004 tarihli “Pentagon'daki skandal ve Türkiye-İsrail ekseni” ve 24 Ağustos 2005 tarihli “ABD Avrasyası: Uyuşturucu trafiği ve terör finansmanı..!” başlıklarıyla bu köşede yayınlanan tezlere dikkat çekeceğim sadece. Benim için de “konuşana değil konuşturana bak” dediğinizi duyar gibiyim. Benimki sadece kişisel bir merak, o kadar!

ABD Savunma Bakanlığı'nda patlak veren casusluk skandalında Douglas Feith gibi aşırı sağcı bir Musevinin yönetimi altında çalışan Larry Franklin adlı Pentagon çalışanının, ABD'nin Irak ve İran'a ilişkin gizli dosyalarını Amerikan-İsrail İlişkileri Komitesi'ne (AIPAC) aktarması, oradan da bu dosyaların İsrail'e ulaşmasıyla ilgili skandaldan söz ederken, skandalla Türk-İsrail ekseni arasındaki bağlantıya dikkat çektim.

“Türk-İsrail ilişkilerinin merkezinde yer alan, Türkiye'nin lobiciliğine soyunan, bu ülkenin milyonlarca dolarını cebe indiren, Türkiye'nin siyasi hayatında belirgin yeri olan, bugün Ortadoğu'da yaşanan kaosun mimarları olan kişi ve çevreler, skandalın tam merkezinde. Üstelik bunlar “Türk dostu” olarak tanınıyor.” cümleleri o yazıdan.

14 Şubat 2005 tarihli “The American Turkish Council: US Association Helps Create New World Order” adlı yazıda, Türk Amerikan Konseyi'nin adından başka “Türk”ü olmayan bir kuruluş olduğu, ABD'nin 21. yüzyıla dönük projeleri için kurulduğu, dünya genelinde ekonomik, siyasi ve askeri hegemonyası için çalıştığı belirtiliyor. ATC'nin Bush ailesi tarafından yönetildiğine, Lockeed Martin'den Coca Cola'ya, ExxonMobil'den Pfizer'a, Shell'den General Dynamics'e kadar büyük şirketlerin kuruluşun üyeleri olduğuna işaret ediliyor. ATC üyeleri arasında CSIS, Eisenhower, Brookings ve neoconların tapınağı AEI gibi yüzlerce kuruluşun bulunduğu, kuruluşun ABD'nin yeni Avrasya projesinin merkezi olduğu ifade ediliyor. Merak eden bu yazıyı sonuna kadar okumalı. Irak'ın on milyarlarca dolarının da bu şebeke tarafından paylaşıldığı iddiası bana ait.

ABD nükleer sırlarının İsrail'e aktarılması skandalını sorgularken Musevi lobi kuruluşlarının merkezi rolüne, Türkiye ile bağlantılarına, Türk-İsrail eksenine, istihbarat ortaklıklarının nerelere uzandığına ilişkin bilgiler aktarmış, Türk şahin-neocon ittifakına dikkat çekmiştim. Ama 10 Mayıs 2005'te, “İsrail ABD'deki bazı Türkleri casus olarak mı kullanıyor” başlığı altında bu köşede ortaya konulan iddialar, bugün yenileniyor!

Sadece nükleer casusluk değil, daha bir çok alanda çok daha şaşırtıcı alanlarda işbirliği söz konusu. Ama bunlar, Türkiye'den çok ABD ve İsrail'in çıkarlarına odaklı. El Kaide ihaleleri, örtülü operasyonlar, esir ticareti, terör merkezleri, rejim değişiklikleri ve daha niceleri….

Bu konuda yazılacak o kadar çok şey var ki…

Yeni Şafak - İbrahim Karagül - El Kaide ihaleleri, nükleer kaçakçılık, Türk casuslar! - 08.01.2008

Is Iraqi Kurdistan a Good Ally?

By Michael Rubin, Monday, January 7, 2008

On a strictly emotional level, U.S. support for Iraqi Kurdistan makes sense.[1] In the wake of World War I, the Kurds missed their opportunity for statehood when other peoples gained their independence. Today, they remain the largest ethnic group without a country. They have suffered greatly at the hands of others. But while Iraqi Kurdistan has come far, the unreliability of its leadership makes any long-term U.S.-Kurdish alliance unwise. Rather than become a beacon for democracy, the current Iraqi Kurdish leadership appears intent on replicating more autocratic models. Rather than become a regional Nelson Mandela, Iraqi Kurdish president Masud Barzani now charts a course to become a new Yasser Arafat. Despite lofty rhetoric about its suitability as an ally, Iraqi Kurdistan's actions suggest that it is far from trustworthy.

Iraqi Kurdistan has been, perhaps, the greatest beneficiary of Iraq's liberation. Today, Iraqi Kurds enjoy the country's highest living standard, level of foreign investment, and security. International isolation has ended. European air carriers bring travelers and even tourists from Munich and Vienna directly to Sulaymaniyah and Erbil. Multinational troops enjoy rest and relaxation in Duhok hotels and Dokan resorts. Oil executives from the United States and Europe jostle for Kurdish attention. Peter Galbraith, a Clinton-era ambassador retained by the Kurdistan Democratic Party (KDP) and the Patriotic Union of Kurdistan (PUK) to lobby on their behalf, even suggests constructing a U.S. military base in the region.[2]

Just five years ago, the situation was far different. While Iraqi Kurds have enjoyed de facto autonomy since 1991, uncertainty overshadowed their daily life. Among Iraqi Kurds, confidence was low that the United States or the United Nations (UN) would do more than condemn Baghdad or ratchet up sanctions should the Iraqi army move north. In 1975, Secretary of State Henry Kissinger sacrificed Iraqi Kurds to a realpolitik deal with Baghdad, already dominated by then-deputy president Saddam Hussein. The international community remained largely silent when the Iraqi government used chemical weapons to massacre Kurdish civilians in 1988. U.S. forces did little when Saddam ordered the Republican Guard to occupy Erbil in 1996. While the Clinton administration condemned the move, both allies and adversaries alike saw how muted the U.S. response was, even as the Guard detained, lined up, and summarily executed Iraqi oppositionists working with Washington. In 2000, Iraqi forces suffered little consequence when they crossed the thirty-sixth parallel to probe Kurdish defenses around the village of Baadre.[3]

Western states and international human rights organizations largely ignored the only relatively free area of Iraq as it suffered not only under UN sanctions but also under a separate embargo imposed by Saddam's regime in Baghdad, which UN Secretary General Boutros Boutros-Ghali empowered to allocate food and medicine to Iraqi Kurdistan under the UN Oil-for-Food Programme.[4] As late as 2001, the State Department maintained that it was illegal for U.S. citizens to travel to Iraqi Kurdistan on U.S. passports under terms of U.S. and UN sanctions.

Read more: http://www.aei.org/publications/pubID.27327,filter.all/pub_detail.asp