BANKACILIK yönünden veya "İstanbul’u dünya finans merkezlerinden biri" yapma iddiaları açısından ne kadar isabetli veya ne kadar yanlış olduğunu uzmanlar söylemeli...
Ama eski bir tartışma tazelendi ve "bağımsız" olduğu yasalarda ifade edilen Merkez Bankası’nın Ankara’dan İstanbul’a taşınacağını Başbakan Tayyip Erdoğan önceki gün kesin bir dille söyledi.
Hükümetin yeni Eylem Planı’nı açıkladığı basın toplantısında bir gazeteci bu konuyu gündeme getirince, Başbakan üslubuyla başladığı sözlere Tayyip Erdoğan üslubuyla devam etti.
Tabii üslup o olunca ağzından Merkez Bankası, Ziraat, Halkbank, Vakıfbank’ı hedef alır şekilde şu cümleler çıktı:
"Hepsi de İstanbul’a taşınacak. Bu konuda kararımızı verdik. Hatta yerleri de belirlenmiştir. Bunu hiç kimseye de soracak değiliz."
Tayyip Erdoğan’ın "kimseye soracak değiliz" dediği Merkez Bankası’nın, yasalara göre "bağımsızlığı" var.
Bağımsızlık ne demektir?
Kendinle ilgili kararları kendi iradenle alma yetisine sahip olmak demektir, değil mi?
Başbakan ne diyor?
"Bu konuda kararımızı verdik.(...) Bunu da hiç kimseye soracak değiliz" diyor değil mi?
Harika bir demokrasi anlayışı! Böyle bir Başbakanımız olduğu için onu seçenleri kutlamalıyız.
Nitekim Başbakan, bankanın "bağımsız" olduğu anımsatılınca da şöyle diyor:
"Merkez Bankası alacağı kararlarda özerktir. Bulunacağı yere ise kanunla, hükümet olarak karar verebiliriz.(...) Kanunsa kanun çıkartırız. Bunun kararını verdik."
Rahmetli Falih Rıfkı Atay günümüzde yaşıyor olsaydı Başbakan’ın bu sözleri üzerine hemen Enver Paşa’nın bir tarihte, "O konuda kanun yok" diyenlere verdiği meşhur yanıtı anımsatırdı:
"Yok kanun?; yap kanun!"
Görüyorsunuz bu mantıkta "yasama" iradesinin ayrı bir organa (Meclis’e) ait olduğu gibi bir düşünce yok... "Kanun dediğini ben söylerim, onlar çıkartırlar" anlayışı var.
Buyurun, bir güzel demokratik anlayış örneği daha!
Şimdi "Adnan Menderes de aynen böyleydi" desek son seçimlerde kendi resmini Menderes ve Özal’ınkiyle birlikte afiş haline getirten Tayyip Erdoğan belki de memnun olur ama ona yaranmak isteyenler hemen, "Ne demek istiyorsun?" diye saldırmaya başlarlar.
Ama biz yine de "Adnan Menderes de aynen böyleydi. Hatta 1954 seçimlerinden sonra Kırşehir’i sırf tanınmış muhalif Osman Bölükbaşı’yı milletvekili seçtiler diye cezalandırmak amacıyla il iken ilçe haline dönüştüren yasayı aynı şekilde kimseye sormak gereğini duymayarak çıkarmıştı" diyeceğiz.
"Daha önce dememiş miydim?"ci yazarlığı sevmediğimiz için elimiz varmıyor ama, bağışlarsanız söyleyelim... 22 Temmuz 2007 seçim sonuçları belli olunca "AKP’nin, 1954 seçimlerinden sonraki Demokrat Parti gibi şımarma ihtimali var" uyarısında bulunarak galiba doğru bir şey yapmışız.
12 Ocak 2008 Cumartesi
Benzetmek istemesek de - Oktay EKŞİ - Hürriyet
11 Ocak 2008 Cuma
Atatürk: ''Bunları Def Edin!..''
Ulusal ve uluslararası gündem yeniden hız kazandı. Satılmak için topun ağzına en son sürülen Tekel şirketi, Hakkari-Dağlıca’da PKK tarafından kaçırıldığı ileri sürülen kişiler(askerler)’in son durumu, hazırlıkları gizli sürdürülen Atatürk’süz(renksiz) bir Anayasa değişikliği ve ABD’deki başkanlık yarışı bunların başlıcaları.
“BİZ GİDİYORUZ, SEN DE GEL!..”
PKK’lı teröristlerin Dağlıca baskınında “kaçırıldığı”(!) ileri sürülen kişilerle(askerlerle) ilgili olarak 30 Ekim 2007’de “8 Kişi Kendisi mi Gitti?” diye sormuştum. Büyük yankı yapan yazıma gösterilen küçük bir tepkide, “Bu vahim bir soru. Hulki, bildiğini açıkla. PKK’lı gibi gösterme” şeklinde olmuştu.
Bugün geldiğimiz noktada, hazırlanan askeri iddianamede ve yasına yansıyan son haberlerde, bakınız neler ortaya çıktı:
- Kaçırıldığı söylenen erlerden Ramazan Yüce, 2002’de Mersin’deki Nevruz kutlamalarında tutuklanmış ve PKK’ya yardım ve yataklıktan yargılanmış.
Ben o yazımda, “tahminlerimi”(!) yazmıştım. Bir tahminimi(!) de şimdi yazıyorum:
- Dağlıca baskınında kaçırıldığı(!) söylenenlerdin biri (ya da birkaçı) komutanlarına gidip, “Komutanım, biz gidiyoruz, sen de gel” dedi mi, demedi mi?..
Yine aynı yazımda, bunun “Esir alma görüntülü bir operasyon” olduğunu söylemiştim. Bu psikolojik savaş operasyonu ile hedeflendiğini yazdığım her madde bugün tek tek uygulamaya kondu.
Bir kez daha vurguluyorum. Dış güçlerce planlanmış bu operasyon ile kahraman Mehmetçiğimize kimsenin leke sürmesine, teröristlerle fikir ve eylem birliği içinde olanların da bizden gibi görünmesine izin verilmemelidir.
TEKEL’İ UCUZA SATMAK İÇİN SİGARA YASAĞI..
Bu arada, TBMM’nde kabul edilen sigara yasağını destekliyorum. Bana göre, sigara açık havada bile yasaklanmalı.
Ancak.. Yararlı da olsa, zamanlama hatası (ya da kasıtlı olarak) başka amaçlara hizmet edilebilir. Şimdi soruyorum: Önümüzdeki günlerde satılacak olan çok yüksek değerdeki Tekel şirketinin değerini düşürüp, yandaş yerli-yabancı bir şirkete vermek mi amaçlandı acaba?..
Düşünsenize, Türkiye’de sigara yasak.. Yasak olunca kime ne satacaksın?.. Ürünün satılacağı pazar olmayınca onu üreten fabrikayı kim alır?.. Olsa olsa ölü fiyatına alıcı çıkar, değil mi?..
Peki, niçin Tekel’i sattıktan sonra sigarayı yasaklamadınız?..
Acaba, yürürlüğe girmesi 18 ay geciktirilen yasa, Tekel’i bedavaya kendi yandaşımıza verdikten sonra, yumuşatılacak ve Pazar açılacak mı?.. Ne bileyim, “Yasakla bir yere varılmıyor, piyasada kaçak sigara arttı, vergi kaybımız var, bari biz üretelim” denecek mi?..
Bunu da yaşarsak, göreceğiz.
ATATÜRK: “BUNLARI DEF EDİN!..”
Türkiye’de bütün şirketlerimiz yabancıların eline geçerken, Mustafa Kemal’in 3 Ocak 1922’de TBMM’ne gönderdiği bir muhtırayı sizlere hatırlatayım.
Mustafa Kemal, milletvekillerini uyarmış ve neler yapmaları gerektiğini söylemişti. (Atatürk’ün Milli Dış Politikası’nı gösteren bu metnin geniş biçimini “1919’un Şifresi” kitabımda bulabilirsiniz):
“... Şimdiye kadar memleketimizde ekonomik, politik ve bilimsel amaçlarla çalışan kuruluşlar ya da yabancı kişiler özellikle aşağıdaki hedefler peşinde koşmuşlardır:
1- Memleketimiz içindeki faaliyetlerinden insafsız bir kâr elde etmek..
2- Bir bölgede elde ettikleri ekonomik ayrıcalıklara dayanarak, ileride o bölgelerde hak iddia etmek. Bu gibilerin bir daha memleketimizin içinde çalışmalarına kesinlikle izin verilmemesi kararlaştırılmıştır...
3- Ekonomik, bilimsel ve insâni amaçlarla memleketimize gelip, bir süre sonra işgal etmek için toplumun farklı unsurlarını, gerek hükümete gerek birbirine karşı kışkırtmak. Bu gibiler hem 1. Dünya Savaşı’nın hem de memleketimiz içindeki feci boğazlaşmanın başlıca sorumlularındandır.
4- Yalnızca bilimsel ve insani amaçlarla ülkemizde çalışmakla beraber, ruhlarında saklı bulunan Hıristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen tümüyle Hıristiyan azınlıklarla meşgul olmak ve onlara Müslüman kitlelerden ayrılmak arzunu aşılamak... Hükümetimiz bu gibilerin faaliyetlerine serbestçe devam etmelerine izin verdiği taktirde, Müslüman olan ve olmayan tüm vatandaşlarına karşı pek ağır bir sorumluluk yükü altına girmiş bulunacaktır... Bu nedenledir ki, Amerikalılar tarafından örnek çiftlikler ve benzeri kuruluşlar kurulup, buralarda kendi uyruğumuzdaki binlerce çocuğumuzun Türk hükümet ve milletine karşı düşmanca ve sadık olmayan (vefasız) duygularla dolu olarak yetişmelerine izin veremeyiz.“
Tüm bu ve benzeri gelişmeler, acaba yeni ABD başkanı seçildikten sonra değişir mi?.. Beyazlardan bile çok oy alan ve beyaz adayları(Hillary Clinton’u da) geride bırakan Demokratların siyah aday adayı Barack Obama seçilirse, acaba, ezilenlerin yanında bir uluslararası politika uygular mı?..
Oğul Bush’un “mahkeme kararı” ve “birkaç oy farkla” seçildiğini ve ABD’deki Başkan suikastlerini hatırlarsak, ABD’ye bir gözlemciler ekibi göndermeliyiz diye düşünüyorum:
Seçimlere hile karıştırılmasın ve Evangelistler ortalığı karıştırmasın diye!..
CIA’in 1974 raporu: İsrail nükleer silah üretiyor
NTVMSNBC.com
Amerikan merkezi haberalma teşkilatı CIA’in 1974 yılında hazırladığı bir rapor, nükleer silah kapasitesi tartışma konusu olan ve bu konuda sessiz kalan İsrail’in işini zorlaştırdı. Raporda, İsrail’in nükleer silah ürettiği tespiti yer alıyor.
WASHINGTON - Bilgi edinme yasası kapsamında gün ışığına çıkarılan raporda, İsrail’in o dönemde büyük miktarlarda uranyum elde ettiği, uranyumu zenginleştirerek bunu füze başlıklarına yerleştirmeyi hedeflediği belirtiliyor. Hatta İsrail, elindeki teknolojiyi, bugün bölge barışı için tehdit olarak nitelendirdiği; ancak o yıllarda yakın bir ilişki içinde olduğu İran’a ihraç ediyordu.
19 ünlü sesten Hrant’ı dinleyin: Tililili
19 ünlü ses, Hrant Dink’in 19 yazısını seslendirdi. NTVMSNBC, Hadig grubunun hazırladığı projeyi, Dink’in ölüm yıldönümü olan 19 Ocak’a kadar sırayla yayınlıyor. Her gün 3 ünlüden, Hrant Dink’i dinleyebilirsiniz.
Hrant Dink, geçen yıl bu zamanlar öldürüldü. 19 Ocak 2008, ölümünün birinci yıldönümü. Agos gazetesinin etrafında toplanan, kimlikleriyle barışık ve mevcut sorunların farkında olan gençlerin oluşturduğu ‘Hadig’ inisiyatifi (*), Dink’i, ölümünün birinci yıldönümünde anmak ve yazılarının daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla ‘Tililili’ adlı bir ses enstalasyonu hazırladı.
Hrant Dink’in 19 yazısı seçildi; demokrat duruşlarıyla tanınan, aralarında sanatçıların da yer aldığı 19 ünlü isim bu yazıları seslendirdi.
Hrant Dink’in kendi sesinden “Su çatlağını buldu” başlıklı konuşmasının da eklendiği enstalasyon, Beyoğlu Asmalımescit’teki ‘Apartman Projesi’nde sergilenmeye başladı ve 20 Ocak’a kadar sürecek.
NTVMSBC ‘Tililili’ projesini, 19 Ocak’a kadar sırayla yayınlıyor.
İsraf haramdır - Yalçın BAYER - Hürriyet
TÜRKİYE’nin enerji politikaları israf üzerine kurulmuştur. Bunu siyasetçisi de, bürokratı da biliyor. Ne yazık ki, bugüne kadar verim artışına dönük bir sonuç elde edemedik.
Belki de bu nedenle 27 yıl öncesinden beri her yıl ’Enerji Verimliliği Haftası’nı kutluyoruz. Dostlar alışverişte görsün kabilinden bir etkinlik... En az % 50 tasarruf yapılabilecek iken bir türlü bunlar yaşama geçirilemiyor.
Başbakanlık bu yılı ayrıca enerji verimlilik yılı ilan etti, bu konuda da bir de genelge yayınladı. Nitekim dünkü konuşmasında Başbakan Erdoğan "Enerjiyi boşa harcamayalım" dedi.
Mayıs 2007’de Enerji Verimliliği Kanunu yayınlandı. Peki bu hedefe ulaşmak mümkün mü?
’Toplam enerji verimliliği’ konusunda gerçekleştirilmiş çeşitli projeleri bulunan Makina Y. Müh. Rıza Köroğlu bu soruya "Hayır" diyor. "Çünkü" diyerek ekliyor:
"Enerji maliyetlerinin artması ve enerji kaynaklarının riske girmesi konusunda çıkartılan Enerji Verimliliği Kanunu, gönüllülük esasına dayandırılmıştır. Bu kadar hayati önem taşıyan bu konu halkın keyfine bırakılmıştır. Kesin bir çözüm kararlılığı getirmemektedir. Bunu teşvik sistemindeki kaynak miktarının belirsizliği ile de görmekteyiz. Oysa, bunu samimiyet ve ciddiyetle yapan ülkelerde bu destek sınırsızdır ve fizibilite esaslarına göre yapılmaktadır."
Örnek verebilir misiniz?
İSTANBUL’UN AYDINLATILMASI
- Büyük enerji kaynaklarına sahip olan İran konutlara tasarruflu lambaları bedava dağıtmıştır.
Bizde ise sokaklarda, kavşak geçitlerinde ve tünellerde, on kat fazla aydınlatma yapılmaktadır.
Bir de bunlar belediyeler eliyle yapılmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ’Aydınlatma Müdürlüğü’nün gerçekleştirdiği şehir aydınlatma projeleri tamamen israf üzerine düzenlenmiştir.
Ayrıca bu lambaların %70’i yanmamaktadır. Neden mi? Lamba ve kablonun metresi başına tesisat ihalesi verildiği için... Ayrıca, camilerimizin içi dışı ışıl ışıl... Boğaziçi Köprüsü’nün aydınlatılmasında, Sultanahmet Camii ve çevresinin aydınlatılmasında kullanılanın yarısı kadar elektrik ancak kullanılıyor. İran tarafından davet edildiğimiz enerji verimliliği projelerinin Türkiye tarafından yapılabilmesi durumunda tasarruf edilen doğalgazın yarısını bedavaya alabilme şartlarını oluşturabiliriz. Ne yazık ki ülkemizde özellikle kamu kurumlarından başlamak üzere ciddiye alınmayan bu konu Türkiye’nin böyle bir açılım yapabilmesi olanağını ortadan kaldırmaktadır.
Bakanlığın enerji verimliliği konusundaki ’En-Ver’ projesi yürür mü?
- Her şey kanun çıkartmakla olmuyor. Daha yönetmeliği hazırlanmadı. Yapılabilecek çok şey varken, yönetmelikten beklenilen motivasyon şartları henüz oluşturulamadı. Çünkü, uzman görüşleri dikkate alınmadı. Oysa ki artan enerji fiyatlarının artmasına rağmen %20 enerji maliyetlerini düşürmek bugün için mümkündür.
Peki ne gibi tasarruflar yapılabilir?
- 30 milyar m3 doğalgaz (%90’ı ithal) kullanımının %40’ını tasarruf etmek mümkündür. Bu yıllık 7 milyar YTL eder. Aynı şekilde elektrik için de %30 tasarruf yapmak bize yılda 7 milyar m3 tasarruf sağlar. Doğalgazın basıncını düşürmeden türbinden geçirerek elektrik üretmekle 500 milyon m3 tasarruf yapmak da mümkündür. Bu çözüm projeleri varken; gönüllülük esasına dayalı, teşvik kaynağı belirli olmayan bir kanunla enerji tasarrufu hedeflerine erişmek mümkün değildir. Yaptığımız israflarla 12 milyar m3 doğalgazı iklimin değişmesi ve havanın ısınması pahasına boşa harcamaktayız.
Özetlemek gerekirse Köroğlu, günlük tasarruflar için şu uygulamaları öneriyor: Tasarruflu ampul (LED); (A) enerji kullanım sınıfı cihazları; merkezi ısıtma sistemleri kullanmak, kombi kullanmamak, dış cephe izolasyonu yaptırmak...
Verimli yarınlara hep birlikte erişmek dileğiyle...
Bakan Şimşek’e selam olsun
BASINDAN öğrendiğime göre ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Şahin bir hadis-i şeriften yararlanarak "Tarım önemli değildir, siz ticarete bakın. Geçimin onda dokuzu ticarettir, buyurmuştur Peygamberimiz Efendimiz" şeklinde bir söylemde bulunmuş. Ne günlere kaldık, ya Rabbim! Ne diyeyim ben Sayın Şahin’e?
Ekonomik kalkınmanın kökeninde toprak vardır. Toprak yoksa ekonomi de yoktur. Uluslararası şöhrete sahip Lester Brown’un ’Dünya Ekonomisinde Sessiz Kriz’ isimli kitabında da belirttiği gibi "Dünya ekonomisinin temelini tarım oluşturduğuna göre bu üst düzey toprak kaybına (erozyon) önlem alınmaz ise, ekonomi tümden çökecektir. Çünkü ekonominin hammaddesinin %93’ü topraktan gelir."Sayın Şimşek’e selam olsun...
Hayrettin KARACA
Mesaj Panosu
Aslında ne oldu
LAY lay lom...
ABD dost... Ortak düşman PKK... Ekonomi çok iyi..
Duvara toslamaya az kaldı...
Doktorum nerde?Vedat YÜCE
Yasin El Kadı ile ilgili son durum
SON günlerde iktidara yakın gazetelerde "Yasin El Kadı aklandı, beraat etti" türünden haberler çıkıyor. Bir dostumuz "Peki gerçeği biliyor musun?" diye sorarak şunları anlattı:
"Önce şunu belirtmek gerekiyor. Yasin El Kadı hakkında İsviçre’de ’kara para’ aklama iddiasıyla soruşturma yapılıyordu. İsviçre Federal Savcılığı soruşturma dosyasını kapattı. Bunun nedeni zamanaşımı da olabilir, delil yetersizliği de... Bu Türkiye’deki takipsizlik kararı benzeri bir şeydir.
Nitekim Yasin El Kadı hakkında Türkiye’de de bir kara para aklama soruşturması yapılmış ve takipsizlik kararı verilmişti.
Beraat ise yargılama sonucu mahkemenin verebileceği karardır. 13.12.2007 günü İsviçre Federal Savcılığı’nın verdiği dosyayı kapatma kararı Yasin El Kadı’yı aklamıyor. Çünkü El Kadı’nın mal varlığı BM Güvenlik Konseyi kararı ile dondurulmuştur. Suudi Arabistan devleti Güvenlik Konseyi’ne bu dondurma kararının kaldırılması için başvurduysa da bugüne kadar sonuç alamamıştır.
Yasin El Kadı, Avrupa Adalet Divanı’na da başvuruda bulunmuş, mal varlığının dondurulması hakkındaki kararın AB ülkelerinde kaldırılmasını istemiştir. Ancak buradan da olumlu sonuç alamadı."
Hatırlanacağı gibi Yasin El Kadı 2002 yılında Türkiye’de de aynı girişimde bulundu. Danıştay’a bir dava açtı ve BM’nin mal varlığının dondurulmasıyla ilgili kararını yayınlandığı Bakanlar Kurulu Kararı’ndan isminin çıkarılmasını istedi. Ancak 2006 yılında Danıştay bu talebi reddetti.
Hatırlanacağı gibi Başbakan Erdoğan, konuyla ilgili haberler üzerine "Yasin El Kadı’ya kefilim" diyerek sahip çıkmıştı. Ancak onun kefilliği, Danıştay kararını etkileyememişti.
Şimdi ABD Başkanı Bush ortaya çıkıp "Ben Yasin El Kadı’ya kefilim" dese bile mal varlığının dondurulması hakkındaki kararı değiştiremez. Ta ki, BM Güvenlik Konseyi ismini ’El Kaide ile bağlantılı kişiler’ listesinden çıkarana kadar...
10 Ocak 2008 Perşembe
Armenian-Turkish Conflict by Dr. Justin McCarthy - Turquie News
Turquie News, Wednesday 9 January 2008
Speech given by Dr. Justin McCarthy at the Turkish Grand National Assembly, March 24, 2005
The History
OTTOMAN PROVINCE
Conflict between the Turks and the Armenians was not inevitable. The two peoples should have been friends. When World War I began, the Armenians and Turks had been living together for 800 years. The Armenians of Anatolia and Europe had been Ottoman subjects for nearly 400 years. There were problems during those centuries—problems caused especially by those who attacked and ultimately destroyed the Ottoman Empire. Everyone in the Empire suffered, but it was the Turks and other Muslims who suffered most. Judged by all economic and social standards, the Armenians did well under Ottoman rule. By the late nineteenth century, in every Ottoman province the Armenians were better educated and richer than the Muslims. Armenians worked hard, it is true, but their comparative riches were largely due to European and American influence and Ottoman tolerance. European merchants made Ottoman Christians their agents. European merchants gave them their business. European consuls intervened in their behalf. The Armenians benefited from the education given to them, and not to the Turks, by American missionaries.
While the lives of the Armenians as a group were improving, Muslims were living through some of the worst suffering experienced in modern history: In the nineteenth and early twentieth centuries, Bosnians were massacred by Serbs, Russians killed and exiled the Circassians, Abkhazians, and Laz, and Turks were killed and expelled from their homelands by Russians, Bulgarians, Greeks, and Serbs. Yet, in the midst of all this Muslim suffering, the political situation of the Ottoman Armenians constantly improved. First, equal rights for Christians and Jews were guaranteed in law. Equal rights increasingly became a reality, as well. Christians took high places in the government. They became ambassadors, treasury officials, even foreign ministers. In many ways, in fact, the rights of Christians became greater than those of the Muslims, because powerful European states intervened in their behalf. The Europeans demanded and received special treatment for Christians. Muslims had no such advantages.
That was the environment in which Armenians revolted against the Ottoman Empire—hundreds of years of peace, economic superiority, constantly improving political conditions. This would not seem to be a cause for revolution. Yet the nineteenth century saw the beginning of an Armenian revolution that was to culminate in disaster for both.
What drove the Armenians and the Turks apart?
Read More: Armenian-Turkish Conflict by Dr. Justin McCarthy - Turquie News
DTP'den cesaret bekliyoruz
Yasin Doğan, Yeni Şafak
DTP'nin Diyarbakır'daki patlamadan sonra sergilediği tavır çok hazin doğrusu. 5'i öğrenci 6 sivilin hayatını kaybettiği, beş kişinin yoğun bakımda yaşam mücadelesi verdiği bir eylem karşısında sesini yükseltememek üzüntü vericidir. Siz hem Diyarbakır merkezli bir siyaset yapacaksınız, hem de Diyarbakır'da şehrin merkezinde patlatılan bombaya ciddi bir tepki ortaya koyamayacaksınız. DTP, bu çelişkiyi aşamadan siyasal gücünü ve meşruiyetini artıramaz.
DTP'liler olay sonrası önce “derin provokasyon” gibi laflarla yine devleti zan altında bırakmaya, hedef saptırmaya çalıştılar. Bu, artık alışılan ucuz bir yöntem.PKK, toplumun tepkisini çekecek bir olaya imza attığında önce top devlete atılıyor, eğer birileri yakalanırsa da PKK'dan bağımsız bir hücreye, gruba mal ediliyor.
PKK'nın olayı üstlenmesine kadar geçen sürede bazı DTP'liler olayı kınadılar, kapalı kapılar ardında tepkilerini dile getirdiler.
PKK'nın yüzsüz bir şekilde cinayeti üstlenmesinin ardından ise DTP'nin sesi kesildi.
Peki, bu kadar kanlı ve toplumsal infial uyandıran bir eylemi açıkça kınayamayacak, yapan örgütü lanetleyemeyecekseniz, Türkiye toplumunda nasıl güven oluşturabileceksiniz?
Sivil insanları katleden bu saldırıyı hala terör değil de şiddet olarak mı adlandıracaksınız?
Bu saldırının sadece askerleri hedef almadığı çok açık…
Askeri servis otobüsü kırsaldan geliyordu, oysa eylem şehrin merkezinde ve öğrenci dershanesinin önünde yapılıyor. Yani sivillerin ölme ihtimali yüzde yüz.
Bundan dolayı eylemin mesajı sadece Kuzey Irak'a operasyon yapan askerlere yönelik olamaz. Aynı zamanda son dönemde (özellikle 22 Temmuz'da) hükümete destek veren Diyarbakır halkına da yönelik olduğu anlaşılıyor.
PKK açıkça bölge halkını da bu eylemle tehdit ediyor. Nasıl daha önce kepenk kapatma, haraç verme, çocuklarını dağa çıkarma gibi konularda halkı tehdit ettiyse, baskı uyguladıysa, bu eylemle de halka “ayağınızı denk alın” demiş oluyor. Bölge halkı adına siyaset yaptığını söyleyen DTP ise halkın yanında değil, terör örgütünün yanında hareket etmeye devam ediyor.
DTP bu paradoksu aşmadan siyasal alandaki yerini koruyamaz.
DTP'liler iki sebepten dolayı bu eylemleri sert şekilde eleştirmiyor olabilirler. Birincisi PKK'nın izlediği politikayı destekliyor, bölge halkını baskıyla hizada tutma anlayışını sahipleniyor olabilirler. İkincisi PKK'dan korktukları için açık bir tavır takınmıyor olabilirler. Birincisi daha kötüdür. Eğer sebep korkuysa, bu handikapı aşmadan bir yere varamayacakları da açıktır. DTP, bu konuda da gerekirse bedel ödemeyi göze alabilmelidir. Devlete kafa tutarken, kanunları çiğnerken, hapis yatmayı göze alırken nasıl cesur davranabiliyorlarsa PKK'ya karşı da aynı cesareti gösterebilmelidirler.
Bu noktaya eninde sonunda gelinecektir. PKK'nın bölgedeki sivil inisiyatifleri boğan, siyasi ve meşru kanalları tıkayan ceberrut anlayışına karşı sivil örgütler yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlamıştır. Sıra DTP'dedir.
Bunu, DTP'yi inanmadığı bir şeye zorlamak olarak görmemek gerekiyor. DTP inanarak bu işe soyunmalıdır, çünkü sivil ve meşru siyasetin olmazsa olmaz şartı, teröre karşı tavır alabilmektir.
Yeni Şafak - Yasin Doğan - DTP''den cesaret bekliyoruz - 10.01.2008