19 Ocak 2008 Cumartesi

Bu kadarı da yapılmaz be Hrant!

Baskın ORAN,  18 Ocak 2008 Cuma, NTVMSNBC.com

Sanırım 1993, Fakülte’deyim, telefon. Sekreter işaret etti, aldım: “Benim adım Fırat Dink. Bu haftaki yazınızda biz Ermenilere yapılan haksızlıklardan bahsettiniz. Bizi çok mutlu ettiniz, Allah razı olsun sizden” dedi ve ağlamaya başladı.

Ben çok kötü oldum. Dünya başımda döndü. Ağlamaktan ne söylediğimi hatırlamıyorum. Hrant’la böyle tanıştık. Sonra, bir İstanbul’a gittiğimizde evinde yemeğe çağırdı. Tam bir halilibrahim sofrasıydı. Rakel’e ellerine sağlık diye diye bir haller olduyduk. Gerçek adını değil nüfustaki mecburi adını veren ses sonra Agos’u kurmaya girişti. Beni de istedi. Fakat, haftalık dergim o sıralarda her yazımı itirazsız basıyor. “Bu durumda bırakırsam ayıp olur. Ama söz, ilk sayına özel bir yazı vereceğim” dedim.

O dergi bir süre sonra bir yazımı koymayı reddetti. İşareti vermişti. Bir İstanbul gidişinde yemekte Hrant’a dedim ki: “Hâlâ Agos’a istiyor musun beni?”. “Üçüncü sayfanın sağını kapatmıştım, senin için tutuyordum” dedi ve ekledi: “Ama, çok para veremem”. Birinci cümlesine çok sevinmiş, ikinci cümlesine çok şaşırmıştım çünkü yazı için telif de vereceğini söylüyordu. Bugüne kadar hiç aksamayan yazılarıma 10 Mart 2000’de böyle başladım.

1969’da Ankara’da siyah Citroen’ini satın aldığım Artin Usta’yı saymazsak, Hrant benim ilk tanıştığım Ermeni oldu.
Mart 2002. Feyhan, Hrant, ben Michigan’a Ermeni konferansına gidiyoruz. Sen kalk, fitilli kadife takımlarını çek, bir gün önce gel havaalanına. Hayatında ilk defa alabildiği pasaportu kapıdaki görevliye uzat, “Tamam geçin” denince de “Yok, ben yarın gideceğim de, bir pürüz var mı diye geldim” de. Tabii, gidene kadar dalga geçtik ama, o kaşındı: Yemek servisi başlayınca bir de kulağıma eğilip “Ne kadar isterler yemek için?” diye ayrıca malzeme vermeseydi.

İndik, arıyorlar. Biz geçtik, Hrant’a pabuçlarını çıkartıyorlar. Arkasından, kemer falan. “Tabii ulan, sende suçlu tipi var!” diyorum, “Bana bunu Ermeniyim diye yapıyorlar” deyip üzerime geliyor.

Üniversitenin oteline indik, herkes yerleşiyor. Telefon et hemen aşağı gelelim, diyoruz. Bekle babam bekle. Sonunda kapı kırılır gibi vuruluyor. Hrant, yanına da Cengiz (Çandar) haytasını almış, kapıya dayanmış: “Neler yapıyordunuz lan içerde ikiniz?”. Pabuç bıraksan ömür boyu ezer bu tipler. “Size ne lan, belediye nikahlı karım!” diye saldırıyorum. (Sonradan anlaşılıyor; meğer jak girişi telefon yerine bilgisayara takılı kalmış, ondan çalmazmış).

Bir hafta kadar önce, Rakel’e yazdığı aşk şiirlerini okumuş. “Sen ise bana hiç aşk mektubu yazmadın” demiş. Rakel de demiş ki: “Ben sana her şeyimi vermişim, ne aşk mektubuymuş ayrıca?”. Bilse ki sonunda mecburen bir tane yazacak ve tam yüz bin kişinin önünde minibüsün üstüne çıkıp okuyacak o mektubu…

Belediye nikahı deyince; biri 9 öteki 14 yaşındayken, devletimizin sonradan başka gayrimüslim vakıf malları arasında el koyacağı yetimhanede tanışıyorlar. 19 Nisan 1976’da biri 17 diğeri 22 yaşındayken evleniyorlar. Hatta, arkadaşları dalga geçiyor “23 Nisan’da çocuklar evlendi” diye. Çünkü 23 Nisan 1977’de Rakel bir de kilise nikahı yaptırtmayı başarıyor. Ben bunları öğrenince duramıyorum, “Sen bir de sübyancı imişsin be” diyorum. “Tir git lan. Feyhan, ne diyor yine bu!” diyor. Şerrimden her zamanki gibi Feyhan’a sığınıyor. Feyhan da en meraklı olduğu rolü, Mayrik rolünü memnuniyetle benimsiyor. “Feyhancııım, canıııım! Bu hıyar bizi kıskanıyor!” deyince koşuveriyor sarılmaya, ama neticede o koca kollar Feyhan’ı sarıyor, kaybediyor. Ben de: “Bir de ırz düşmanlığı cabası!” diyorum.

Geçen kış Etyenlerle bizi ziyarete geldiler Bodrum’a. Serap, Rakel, Feyhan deniz kıyısında geziyorlar, bunlar bütün gün evde benim tepemde. Her gün 16.30’a kadar at yarışı oynuyorlar. TJK-TV pürdikkat izleniyor, Lider Form bülteni didik didik ediliyor, saatlerce oturup falanca at geçen hafta ishaldi acaba düzeldi mi gibi konular tartışılıyor, sonra İstanbul’a telefon edilip yazdırılıyor.

Diyorum ki, millet de sizi adamdan sayıp ciddi dinli dinliyor, takdir ediyor, kızıyor. Bilse kumarbaz olduğunuzu tefe kor. Bunu derken bir de farkına varıyorum ki, bunlar açıkoturumların yanı sıra gerçek hayatta da eküri! Bunu söyleyince, Etyen diyor ki: “Ama, kurdele onda!”. Meğer, bir at sahibinin birçok atından bir tanesine kurdele takarlarmış takım kaptanı gibi. Etyen zavallı, ne bilsin, tam bir yıl sonra ben bir 19 Ocak akşamı telefon edeceğim, “Kurdele artık sende Etyen” diyeceğim…

Bitmek bilmez bir insan koridoru. İki yanda, sıra sıra, simsiyah giyinmiş kravatlı gençler. Heykeller gibi. Kafamı kaldırıp bakamıyorum.

Perde perde, sanki duracağı yer belli olmazmış gibi yükseldikçe yükselen bir orgun eşlik ettiği muazzam koroya, insanın tüylerini diken diken eden çan sesleri karışıverdi…

Yahu Hrant, ne zalim adammışsın sen yahu. “Ben cinayetten bir gün önce bir rüya gördüm. Rüyamda siz geceleyin ellerinizle toprağı kazıyordunuz. ‘Hocam, merhaba, hayırdır, ne yapıyorsunuz’ diye sordum, siz de bana ‘Mezar kazıyorum evladım’ dediniz. Ben şoke oldum ve ‘Aman hocam ne mezarı, iyi misiniz, sağlığınız yerinde mi? Durun, daha çok erken, nereye?’ diyorum, siz de bana “Merak etme çocuğum, kendime değil başkasına kazıyorum’ cevabını veriyorsunuz. Aynı gün saat 15.00’te Hrant Dink öldürüldü”. Yeni mezun öğrencim Pırıl’ın bu rüyası da dururken, sırf bana eşek şakası yapıcam diye kalk, bir zavallının enseden sıktığı üç kurşundan yararlanıp senden 9 yaş büyük adama senin cenazeni kaldırma cezası ver. Seninle birkaç kere dalga geçti diye bu yapılır mı be? Bu kadarı da yakışır mı be kardeşim?

 Hrant’ın ardından yazılanlar...

19 Ocak’ta Genel Yayın Yönetmeni olduğu Agos gazetesinin önünde öldürülmüştü Hrant Dink... Ölümünün ardından pek çok şair, yazar ve gazeteci onun için yazdı.

http://www.ntvmsnbc.com/news/433512.asp

Bu kadarı da yapılmaz be Hrant!

17 Ocak 2008 Perşembe

Beyaz Saray ihalesi: Kimler satın alacak?

İbrahim Karagül, Yeni Şafak

4 Kasım'da yapılacak ABD başkanlık seçimlerini kimin kazanacağına ilişkin şu aşamada bir tahminde bulunmak elbette çok zor. Demokrat ve Cumhuriyetçi adaylar arasındaki ön seçim yarışını kimler kazanacak? Ardından Demokrat aday mı yoksa Cumhuriyetçi aday mı Beyaz Saray'a oturacak? Seçimin sonucu Türk-Amerikan ilişkilerine, bölgemize, uluslararası krizlere yansıması ne olacak? Bütün bunları zamanı gelince tartışacağız.

Ancak bugünden net olan bir durum var ki, aslında ABD'yi kimlerin yöneteceğini gösteriyor. Hangi aday kazanırsa kazansın, hangi parti kazanırsa kazansın Beyaz Saray onların kontrolünde. Hep öyle oldu, şimdi de öyle olacak. Bu yönüyle Amerikan seçimleri demek Beyaz Saray'ın ihaleye çıkarılması demek. Her seçim döneminde bu ihale yenilenir, ihaleyi alanlar bir dahaki seçim dönemine kadar ABD'yi dolayısıyla da dünyayı yönetir. Ancak gariptir, her dönem ihaleye katılanlar aynı güçlerdir. Liste pek fazla değişmez.

Hazır başkanlık seçimleri yaklaşmışken bu konuya eğilmenin bu yıla özel bir sebebi daha var. Malum, geçtiğimiz yıl dünya Amerikan ekonomisinin geleceğini tartıştı. Öyle görünüyor ki, tartışma bu yıl çok daha sıcak geçecek. Dev finans kuruluşlarının yüz yüze bulunduğu kriz, bu krizin dünyaya nasıl fatura edileceği, ekonomik durgunluğun yol açabileceği siyasi ve sosyal sonuçlar 2008 yılında belki de savaşlardan daha çok konuşulacak. Bu yüzden ABD seçimleri, partiler ve adaylar ile sıkıntılı bir döneme giren şirketlerin bu seçimlerdeki rolüne ilişkin birkaç not aktarmak istiyorum.

Cumhuriyetcilerin favori adayı John McCain, Mormon tarikatı mensubu Mitt Romney, kendini çoktan liderliğe hazırlamış Hillary Clinton ya da dün Müslüman olmadığını resmen açıklayan Barack Obama… Hangisi ABD'nin yeni lideri olacak? Aslını sorarsanız hiç biri. Sistem, onları birer figürana dönüştürüyor. "İktidar" onların dışında bir güç. O güçler şimdi bu isimler üzerinden büyük ihaleye giriyor. "Büyük para"nın büyük ihalesi. İsimler değişse de ihaleye girenler pek değişmiyor. O zaman bakalım kimler kimleri destekliyor:

John McCain: Blank Rome LLP, Citigroup, Bank of New York Mellon, Merrill Lynch, Goldman Sachs, JP Morgan Chase, Credit Suisse, Lehman Brothers, Morgan Stanley, MGM Mirage ve Univision.

Mitt Romney: Bain Capital (kendi şirketi), Goldman Sachs, Merrill Lynch, Citigroup, Marriott, Kirkland & Ellis, Morgan Stanley, PriceWaterhouse, JP Morgan, UBS ve Lehman Brothers.

Rudy Giuliani: Ernst & Young, Credit Suisse, Merrill Lynch, Citigroup, Bear Stearns, Lehman Brothers, Bracewell & Guiliani (kendi şirketi), Morgan Stanley, UBS, Milbank Tweed, Goldman Sachs, JP Morgan ve Bank of America.

Her adayı finanse eden şirketler hemen hemen aynı. Diyelim bu aday adayları Cumhuriyetçi, bu nedenle arkalarında aynı şirketleri görüyoruz! O zaman Demokrat adaylara bakalım:

Hillary Clinton: DLA Piper Goldman Sachs, Morgan Stanley, Citigroup, National Amusements, Emily's List, JP Morgan, Kirkland & Ellis, Skadden Arps, Merrill Lynch, Time Warner, Lehman Brothers, Bear Stearns, Ernst & Young ve Blank Rome LLP.

Peki karşıtlarına göre Müslüman, Endonezya'da medrese eğitimi almış olan ve neredeyse El Kaideci ilan edilecek olan Barack Obama'nın finansörleri biraz farklı olmalı değil mi? Hiç de öyle değil. Yine aynı şirketler.

Barack Obama: Goldman Sachs, Lehman Brothers, National Amusements, JP Morgan, Citigroup, Citadel Investments, Credit Suisse, Skadden Arps, Morgan Stanley, Time Warner, UBS ve Harvard University..

Bazı farklar dışında, adayların siyasi düşüncesine bakılmaksızın finansörleri temelde aynı şirketler. Yani parayı veren, kim kazanırsa kazansın, düdüğü çalacak. "Büyük para" işi şansa bırakmıyor ve her adaya oynuyor. Peki seçimleri kim kazanacak! Sormaya ne gerek var. Elbette bu şirketler. Özellikle bu yıl, ciddi oranda stres altındalar. Bu yüzden Beyaz Saray ihalesi her zamankinden daha önemli. İhale yapılmadan kazanan belli: Derin Amerika!

ABD seçimleri ve para ilişkisine detaylı bakmak isteyenler http://www.opensecrets.org adlı sitede küçük bir gezinti yapabilirler.

Yeni Şafak - Yazarlar - İbrahim Karagül - Beyaz Saray ihalesi: Kimler satın alacak? - 17.01.2008

'Sigaraları iade edip paranızı alın'

Yeni Şafak

Tüketicilerin, ellerinde bulunan elektronik sigaraları iade ederek ödedikleri bedeli geri isteyebilecekleri belirtildi.

Tüketici Hakları Merkezi (TÜ-MER) Genel Başkanı Ömer Keser, elektronik sigara reklamının yapılmasına yasak getirilmesi kararı doğrultusunda tüketicilerin, ellerinde bulunan elektronik sigaraları iade ederek ödedikleri bedeli geri isteyebileceklerini belirtti. Keser yaptığı yazılı açıklamada, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı bünyesinde bulunan Reklam Kurulunun, sigaraya alternatif olarak tanıtımı yapılan elektronik sigaranın, Sağlık Bakanlığı tarafından "gerçeği kadar zararı

olabileceği ve bağımlılık yapacağı uyarısı" üzerine reklamının yapılmasına yasak getirmesi ile ilgili kararını değerlendirdi.

Reklam Kurulunun, elektronik sigara ile ilgili reklam ve ilanların 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Yasasının, Ticari Reklam ve İlanlara İlişkin İlkeler ve Uygulama Esaslarına Dair Yönetmeliğinin "Reklamlar kamu sağlığını bozucu nitelikte olamaz" hükmüne aykırı bularak yasaklanması doğrultusunda karar verdiğini hatırlatan Keser, şunları kaydetti:

"4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanuna göre (Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda ya da reklam ve ilanlarında yer alan veya satıcı tarafından bildirilen veya standardında veya teknik düzenlemesinde tespit edilen nitelik veya niteliği etkileyen niceliğine aykırı olan ya da tahsis veya kullanım amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mallar, ayıplı mal olarak kabul edilir) hükmü getirilmiştir. Buna göre bir çok tüketicinin satın almış olduğu elektronik sigara aslında tüketiciye ayıplı bir mal olarak satıldığı gerçeği ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla tüketicinin kamu sağlığını bozucu ve yanıltıcı nitelikte reklam nedeniyle satın almış olduğu ürünler Tüketici Kanunu gereğince ayıplıdır. Kanun bu durumdaki mallar için bedel iadesi hükmü getirmektedir. Yanıltıcı reklamları nedeniyle bu üründen satın alan her tüketici ürünü iade ederek bedel iadesini talep etme hakkı bulunmaktadır. Bu karar doğrultusunda tüketiciler, ellerinde bulunan elektronik sigaraları iade ederek ödedikleri bedeli geri isteyebilirler." Keser, bu durumda olan tüketicilerin satın almış olduğu yerlere yazılı müracaat ederek ellerinde bulunan ürünleri iade etmeleri ve ödedikleri bedelleri geri istemeleri gerektiğini, aksi bir durumla karşılaşan tüketicilerin, ilgili Reklam Kurulu kararı ve ellerinde bulunan belgeleri ile birlikte Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerine müracaat ederek ödemiş oldukları bedelin iadesini isteyebileceklerini bildirdi. Keser, öte yandan Sanayi ve Ticaret Bankalığının, Reklam Kurulu kararı

gereğince tüketicilere ayıplı mal satan firmaları tespit ederek, tüketicinin herhangi bir müracaatına gerek kalmaksızın bedel iadesi yapmalarını sağlaması gerektiğini kaydetti.

Yeni Şafak - Aktüel - 'Sigaraları iade edip paranızı alın' - 17.01.2008

16 Ocak 2008 Çarşamba

Başbakan bilmiyor

Mine G. Kırıkkanat, Gazete Vatan

Yalakalık, yukarıdaki başlığı “Başbakan yanılıyor...” diye atmayı gerektirirdi. Ama ben yalaka değilim. Yanılmak için, bilgiyi yanlış değerlendirmek gerekir.

Oysa Sayın Erdoğan’ın İspanya’da türbana dair: “Bir siyasi simge olarak takmayı da suç kabul edebilir misiniz? Simgelere yasak getirebilir misiniz? Özgürlükler noktasında dünyanın neresinde böyle bir yasak var?” sorgulaması, “hayır” ve “yoktur” yanıtlarını çağıran kurgusuyla bir yanılgı değil, düpedüz bilgisizliktir.

Ama daha vahimi, siyasal simgelerin yasaklanamayacağı ana fikrini içeren böyle bir teşhis, Başbakan’ın hem “siyasal simge”, hem de tarih bilgisinin eksikliğini göstermektedir.

Başarılı bir politikacı olan Sayın Erdoğan’a “siyasal”ın anlamını öğretmek haddim değil. Ama “simge”nin tanımından başlayabiliriz:

***

Sembol ya da simge, soyut bir kavramın somut temsilidir. Örneğin yürek biçimi, sevgiyi temsil eder vb.
Siyasal sembollere gelince, özelinde Türkiye, genelinde dünya tarihi yasaklı, hatta bazen ölüm cezasıyla yasaklı siyasal simgelerle doludur.

Herkesin anlayacağı ve anımsayacağı bir örnek vermek gerekirse, komünizmin siyasal sembolü orak/çekiç figürünü duvarlara çizmek bile SSCB yıkılana kadar Türkiye’de kaç genç ömrün hapislerde çürümesine neden olan, hem de ağır cezalık “suç” sayılmıştır.
Nazizmin siyasal sembolü Gamalı Haç’ın bir bayrak, bir parti, kamusal ya da özel bir kuruluş alameti farikası üzerinde yer alması, Avrupa’da 1944’ten beri yasaktır. Almanya, 2007 yılının Ocak ayında AB’ye Gamalı Haç’ın sadece kurumsal değil, bireysel yasaklar kapsamına alınmasını önermiş, bu önergeyle neonazilerin duvarlara, yayınlara çizdigi ve gösteri yürüyüşlerinde taktığı kolluklara, afişlere “suç” tanımı, dolayısıyla ceza yaptırımı getirmeye çalışmıştır. Almanya’nın bir siyasal simge yasağını genişletmeye yönelik bu önerisi, halen Avrupalı Sikh’lerin muhalefeti dolayısıyla bir karara bağlanamamıştır. Neden mi? Çünkü Gamalı Haç, aslında 5 bin yıllık Hint Svastika’nın 45 derece eğimlisi olup, başta Sikh’ler pek çok Hintli için Tanrı Kali’nin sembolüdür...

***

Avrupalı Sikh’ler, Gamalı Haç’a yönelik kamusal yasakların bireysel kullanıma yayılmasını şimdilik önlüyor. Ama yazılı olmayan yasaklar da vardır ve onlar çok daha etkilidir bazen: Denemek isteyen, alnına bir Gamalı Haç çizip dışarı çıksın bakiim, okula mı girebilir, belediyeye mi gidebilir, yoksa sokakta rahat dolaşabilir mi Avrupa’da, bir görelim...

Naziler, kuşkusuz Tanrı Kali’yi simgeliyor diye siyasal sembol yapmadılar Gamalı Haç’ı. Bu sembol, Yunanca’da “Samanyolu” anlamına geliyordu ve Nazi Almanyası’nın 45 derece eğik siyah Samanyolu figürü “nasyonal”i çerçeveleyen beyaz halka Ari ırkı, kırmızı halka da “sosyal”i temsil ediyordu.

Acaba Başbakanımız merak etmiş midir, hiç olmazsa tarihin en kanlı siyasal sembolü, Gamalı Haç’a dair bu bilgilere sahip midir?
Siyasal simgeler yasaklanamazmış ha?

***

Sayın Başbakan, hazır İspanya’ya gitmişken Kral Juan Carlos ya da Başbakan Zapatero’ya sağ elini, sıkılmış yumruğu yere bakar biçimde uzatsaydı, olacaklar karşısında çok şaşırırdı. Kuşkusuz yabancı konuk olduğundan tutuklanamaz, hakkında takibat başlatılamazdı. Ama önce derin bir sessizlikle karşılaşır, ardından alelacele terk etmesi gerekirdi konuk olduğu sarayı ve ülkeyi.

Çünkü bizzat İspanyol muhatabı Başbakan Zapatero ve hükümetinin meclisten geçirdiği ve 2008 başında yürürlüğe giren “Tarihsel Bellek” yasasıyla, artık İspanya’da Frankist rejime ait bütün siyasal semboller, yukarıda tarif ettiğim şekliyle Falanjist selam, bayrak, mühür, arma ve motiflerin kullanımı, hatıra plakaları dahil olmak üzere kanunla yasaklı! Ayrıca Frankist rejimi övmek ve Franko başta Frankist rejim ölülerinin ardından, “methiye” yazmak, yayınlamak da yasak!

Başka bir deyişle, Başbakan Erdoğan “Dünyanın neresinde siyasal simge yasağı var?” diye sorduğu zaman, tarihi çok uzun siyasal simge yasaklarına en sonuncu, en taze ve kapsamlısını ekleyen ülkenin toprakları üzerine basıyordu. Ama ne kendisi, ne de kendisinin veciz ifadelerini kaydeden ilgililerden hiçbiri, ne yaşadıkları, ne de gezdikleri ülkelerin tarihlerini biliyorlar ki, “Tam üstüne bastın Sayın Başbakanım, burada var!” diyebilsin...
Bu konu daha çok su kaldırır, devamı cumaya.

 

GAZETEVATAN.COM

15 Ocak 2008 Salı

Kosova ve Kıbrıs

Erdal Şafak, Sabah

Başbakan Erdoğan dün Madrid'de "Türkiye'nin Kosova'nın bağımsızlığına olumlu baktığını" bildirdi ve ekledi: "Kosova'nın Kıbrıs sorunuyla hiç alakası yok. Kıbrıs ile Kosova'nın durumları çok çok farklı."

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın ve Avrupa Konseyi'nin hukukçuları Kosova'nın bağımsızlığını şu gerekçelere dayanarak savunuyorlar:
- 1999'daki NATO bombardımanından bu yana Belgrad hükümetinin Kosova'da hiçbir gücü, etkisi ve yaptırımı yok.
- Kosova ayrı parlamento ve ayrı hükümet ile kendi kendini yönetiyor.
- Ayrı orduya ve ayrı güvenlik gücüne sahip.
- Bayrağı ve parası bile ayrı.
Bu gerekçelerde "Kosova" yerine "KKTC" sözcüğünü koyun; bir şey fark ediyor mu?

KKTC veya Kuzey Kıbrıs da 1974'teki Barış Harekâtı'ndan bu yana "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin yönetim alanı dışında. KKTC'nin de ayrı parlamentosu, hükümeti, ordusu ve güvenlik gücü var. Parası ve bayrağı da ayrı.
Zaten bu "Yumurta ikizi" benzerliği nedeniyle Yunanistan ve Rum yönetimi AB'deki ağır basan eğilimin aksine Kosova'nın tek yanlı ilan edeceği bağımsızlığını asla tanımamaya kararlılar. Çünkü Kıbrıs sorununun çözümü için "Emsal" oluşturmasının kaçınılmaz olacağını biliyorlar.
Rusya da yine aynı gerekçeyle Kosova'nın BM Güvenlik Konseyi'nce onaylanmayacak bağımsızlığına şiddetle karşı çıkıyor. Tek yanlı bağımsızlık ilanının "Tanınmayan devletler" için kesinlikle emsal olacağını belirtirken, Güney Osetya, Abhazya, Dağlık Karabağ'ın yanı sıra Kıbrıs'ı da sayıyor.

Ankara'nın alternatif modeli
Erdoğan'ın "Kosova ile Kıbrıs arasında benzerlik yok" yaklaşımının Türkiye ile KKTC'nin 2008 için çizdikleri yol haritasından kaynaklandığını sanıyoruz. "Çözümsüzlük çözüm değildir" ilkesine dayalı bu yol haritasının son durağında bir başka model var. Anlatalım:
Sadece Türkiye ve KKTC değil BM, AB ve ABD de Kıbrıs sorununda yeni bir girişimin başlatılabilmesi için Rum kesiminde gelecek ay yapılacak başkanlık seçiminin sonucunu bekliyorlar.
Seçimi, halen bu görevi sürdüren Tasos Papadopulos dışında bir aday, örneğin AKEL lideri Dimitris Hristofyas kazanırsa, Türkiye derhal BM Genel Sekreteri Ban KiMoon'a yeni bir girişim başlatması çağrısı yapacak. Ama iki koşulla: Yine "Annan Planı" temel oluşturacak ve müzakereler en geç bu yıl sonuna kadar sonuçlandırılacak.

Peki ya Papadopulos kazanırsa? Ban Ki-Moon bu durumda yeni bir girişimin sorumluluğunu üstlenmeye pek niyetli değil. O razı olsa bile Papadopulos, "Annan Planı"nın ısıtılmasını kabul etmeyecek. Zaten her fırsatta bu kararlılığını tekrarlayıp duruyor.
İşte o zaman Türkiye ve KKTC, ortak yol haritasının son durağındaki modelin ambalajını açacaklar: Çekoslovakya çözümü. Kadife ayrılık. Yani iki toplumun önce resmen boşanmaları, daha sonra AB çatısı altında yeniden birleşmeleri. Bu model elbette Hristofyas'ın başkanlığındaki Rum yönetimiyle yapılacak "Son şans" müzakerelerinin sonuç vermemesi durumunda da geçerli olacak.
Ancak bir sorun var: Çekler ve Slovaklar karşılıklı rıza ile ayrıldılar. Yani iki taraf da boşanmayı kabul etti. Bu model Kıbrıs için önerildiğinde Rum tarafı "Hayır" derse ne olacak? Cevap: Kaçınılmaz olarak Kosova emsaline dönülecek. Zira Kıbrıs için başka seçenek kalmayacak.

Erdoğan'ın "Kosova'nın Kıbrıs sorunuyla hiç ilgisi yok" değerlendirmesini "Şimdilik" zarfı ekleyerek okuyun.

Ah unutuyorduk; 10 gün önce kimsenin tanımadığı Abhazya'dan Dışişleri Bakan Yardımcısı Maksim Gvindjiya başkanlığındaki bir heyet KKTC'ye gitti ve resmi görüşmeler sonunda Kuzey Kıbrıs'ta bir temsilcilik açmaya karar verdi. Neden acaba? Sakın "Tanınmayan devletler dayanışması"nın ön adımı olmasın?

SABAH - 15 Ocak 2008, Salı - ERDAL ŞAFAK

Tamer Korkmaz - Irak''ta “sivil öldürme” hürriyeti!

Tamer Korkmaz, Yeni Şafak

“Birleşik İşkenceler” Cephesi'nde sürpriz yok… Ebu Garib Skandalı'nın sorumlusu olarak askeri mahkemece suçlanan Amerikalı yarbay Steven Jordan da suçsuz bulundu:

Oh, ne ala!

Böylelikle Ebu Garib hapishanesinden geriye sadece işkencenin fotoğrafları kaldı…

Ebu Garib davası ile ilgili olarak şimdiye kadar dokuz asker hakkında mahkumiyet kararı verilmişti.

Hepsi o kadar…

Şöyle bir düşünün, yarbay bile aklandı…

“Yukarılara doğru çıkılması” zaten istenmiyordu…

Ebu Garib göstere göstere hasıraltı edildi…

Sistematik işkencenin asıl sorumluları itina ile korunmuş oldu…

Ebu Garib'teki tüyler ürperten işkence emrini veren “Bush'un has adamı” Savunma eski bakanı Donald Rumsfeld'den başkası değildi…

İşkencenin sorumluları arasında yer alan kadın tuğgeneral Janis Karpinski skandalın patlamasından iki ay sonra -Ebu Garib'teki tutuklulara Guantanamo'daki sert sorgu yöntemlerinin uygulanması konusunda Rumsfeld'in bizzat talimat verdiğini itiraf etmişti…

Dabılyu Bush, uzun süre bakanını kollamış, sırtını sıvazlamış ancak bir yerden sonra artık o bile Rumsfeld'i koltuğunda tutamamıştı.

Washington, Ebu Garib skandalıyla ilgili olarak yürütülen soruşturmaya yarbayı “aklayarak!” son noktayı koydu koymasına da; Irak'taki devasa zulmün ve işkencenin mimarı Amerikan yönetiminin aklanması hiçbir zaman mümkün olmayacak…

Irak'ta 1 milyon sivilin canına kıyan Amerikan işgali, Ebu Garib işkencelerinin doğurduğu büyük infialin çarpan etkisini müteakip -Washington'ın Ortadoğu'yu kaybetme sürecinin temelini oluşturdu.

* * *

Uluslararası Af Örgütü geride bıraktığımız “10 Aralık İnsan Hakları Günü”nde dünyada en büyük insan hakları ihlallerinin ABD tarafından yapıldığını açıklamıştı…

Örgütün raporunda Irak'taki özel güvenlik şirketi mensuplarının şüphelendikleri kişilerin üzerine rahatlıkla ateş açabildiklerine dikkat çekiliyor!

Bakınız, bu kovboyluğun hiçbir yaptırımı yok!

Binlerce masum sivil bu şekilde hayatını kaybederken Amerikan yönetimi hala utanmadan “Irak'a özgürlük getirdiklerinden” falan bahsediyor…

Bush'un sözünü ettiği özgürlüğün “Irak'ta sivil öldürme hürriyeti” olduğu gayet açık!

* * *

Beyaz Saray “gizli cezaevleri”ndeki işkence ve kötü muameleyi de ört bas ediyor…

Bununla da kalmıyor: Kongre'yi, Amerikan halkını ve nihayetinde tüm dünyayı yanıltmak için sistematik bir kampanya yürütüyor…

11 Eylül sonrasında, Bush CIA mensuplarına bir emir verdi ve “gizlice yakalanan” mahkumlar için yasa üstü gözaltı kampları kurulmasını istedi…

Bu bağlamda icra edilen bazı yöntemler -mesela suya bastırıp boğar gibi yapma, aşırı sıcakta veya soğukta bırakma, tecrit gibi muameleler- dünyanın her yerinde uzun yıllardır “işkencenin kralı” olarak tanımlanıyor…

Bush yönetimi bu muamelelerin işkence olduğunu çok iyi bildiği için, Beyaz Saray'ın avukatları Amerikalı zindancıların yaptıkları bariz işkenceleri kapsam dışında bırakan yeni “işkence” tanımları uyduruverdi!

Dahası, bu konudaki belgeleri Kongre'den ve Amerikan kamuoyundan sakladı…

Bush ve adamları, hala işkenceyi meşrulaştırma çabalarına sıkı sıkıya sarılmaya devam ediyor…

Bush yönetimi, ABD'yi işkenceye “yasal kılıf!” uyduran bir ülkeye dönüştürmüş durumda…

Bir de “Guantanamo” var ki, oradaki “Amerikan demir perdesi”nin ardından “işkencenin ansiklopedisi” çıkar!

Yüzlerce tutuklunun haklarında herhangi bir suçlama yapılmadan, yargı karşısına çıkarılmadan esir tutuldukları Guantanamo Üssü, uluslar arası hukukun “resmen ve hile ile” ayaklar altına alındığı bir “işkence merkezi” olarak altıncı yılını doldurdu…

Amerikan Senatosu, üsse heyet göndermiş; ancak Guantanamo'da insan hakları açısından “hiçbir olumsuzluğa” rastlanmamıştı!

Yeni Şafak - Yazarlar - Tamer Korkmaz - Irak''ta “sivil öldürme” hürriyeti! - 15.01.2008

Petrodolar için İran''a nükleer saldırı sözü!

İbrahim Karagün, Yeni Şafak

Geçtiğimiz yıl 18 Ekim'de dünya liderlerine seslenerek; “Üçüncü dünya savaşının çıkmasını istemiyorsak, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemeliyiz” çağrısı yapan ABD Başkanı George Bush, Ortadoğu turuna devam ederken bu sefer Arap ülkelerine çağrıda bulundu: “İran'ı durduralım, İran'a karşı birleşin!..”

Oysa bu ziyaretlerin resmi hedefi “Ortadoğu barışı”na yönelik adımlar atmaktı. Hem İran'a yönelik ABD tehditleri yumuşamıştı. İstihbarat teşkilatları Aralık ayında bir rapor hazırlamışlar, İran'ın nükleer silah yapmaktan vazgeçtiğini bildirmişlerdi. ABD-İran gerilimi azalmıştı. Hem aynı zamanda Annapolis zirvesi ile Filistin konusunda uzlaşma arayışları güç kazanmıştı. Irak'ta komşularla işbirliğine ağırlık veriliyordu. Bölgenin genelinde bir sükunet havası hissediliyordu. Gerçekte öyle miydi?

Araplar'a bu çağrıyı yapmadan önce İsrail'e ne sözler verildi, önce ona bakalım. İsrail eski Başbakanı aşırı sağcı Benjamin Netanyahu ile King David otelinde yaptığı kırk beş dakikalık görüşmede “Söz veriyorum, İran'ı vuracağız” diyen de Bush'du. Görüşme hakkında İsrail Radyosu'na konuşan Netanyahu; “Ona Annapolis zirvesine neden karşı olduğumu anlattım ve İran'ı durdurmanın tek yolunun nükleer tesislerine (pre-emptive) nükleer saldırı yapmak dedim” diyor ve böyle bir saldırıda ABD İsrail'in saldırısına katılacağına dair söz aldığını iddia ediyor.

Bush, Hürmüz Boğazı'nda ABD savaş gemileriyle İran botları arasındaki “taciz” olayına değiniyor, “Umarım bir daha olmaz. Gemilerimize saldırırlarsa sonu çok kötü olacaktır” diyordu. Vietnam savaşının sebebi olarak gösterilen ve İran'la çatışmanın da ateşleyicisi olacağı söylenen Tonkin provokasyonu örneği geliyor aklımıza. Vietnam savaşı Ağustos 1964'te Tonkin Körfezi'ndeki bir destroyerine yönelik saldırı iddiasıyla başladı. İddia üzerine ABD Vietnam'a saldırı kararı aldı. Ama zamanla ortaya çıktı ki, aslında böyle bir saldırı olmamıştı.

ABD'nin İran'la gerçekten derdi ne? Nükleer çalışması mı? Evet, olabilir. İran'ın nükleer silaha ulaşması sadece bölgesel değil küresel denklemleri de derinden sarsacak. Ama bu sadece resmi gerekçe! Petrol mü? Olabilir. İran Ortadoğu-Hazar hattındaki enerji denkleminin tam merkezinde. Ancak İran Basra Körfezi'nden sevkedilen petrolün sadece yüzde 15'ini kontrol ediyor. O da zaten satılık. Peki gerçek sebep ne? Geliyoruz ABD ekonomisine. Doların küresel hezimetine. ABD'nin global hakimiyetini sarsan ciddi sorunlara.

İran enerji kaynaklarının yüzde 85'ini dolarla satmıyor. Sadece İran mı? Yeryüzü kaynaklarının büyük bölümünü barındıran ülkeler/güçler Amerikan ekonomisine karşı dehşet bir savaş yürütüyor. Asya ekonomileri, Latin Amerika, bazı Arap ülkeleri, doların küresel gücünü kıracak önemli adımlar atıyor. Petrodolar dönemi kapanmak üzere. Petrolle desteklenmemiş Amerikan dolarının hiç de itibarı olmadığı bugünden görüldü. Petrol/doğalgaz devleri doları devreden çıkaracak adımlar atıyor. Ortada trilyonlarca dolarlık bir savaş var.

Mortgage şoku, finans kuruluşlarının merkez bankalarından aktarılan milyarlarca dolarla ayakta tutulması, ABD ekonomisine yönelik endişeli bekleyiş ve bu savaş hem İran krizinin hem de küresel ölçekte büyük çatışma hazırlıklarının gerçek sebebi.

ABD ordusu, aynı anda birden fazla çatışmayı öngören senaryolar üzerinde duruyor. Ordu, yeryüzünün hangi bölgelerinde çatışma yaşanacaksa ona göre hazırlık yapıyor. Ordu, ekonomik çöküşü önlemeye dönük bir yayılma haritası izliyor. 2008'de küresel bankacılık sisteminin büyük sarsıntılar geçireceği gerçeği ABD ordusunu da bankacılar kadar ilgilendiriyor. Ancak dünya artık ABD tüketicisinin refahını değil kendi geleceğini düşünüyor. Dünya, “Süper Güç Amerika”nın biraz da kendi zenginliklerinin ürünü olduğunu çoktan fark etti.

Birkaç yıl önce bir euro 85 cent iken bugün 1,48 dolar oldu. Ve bu çöküş devam ediyor. Devam edeceğini bildikleri için ABD'li bankacılar kadar siyasiler ve askerler de seferber edilmiş durumda. Bush'un Ortadoğu turunun ekonomik yönüne ilişkin değerlendirmeler neden yapılmıyor? Finans kuruluşlarının Körfez akını ile Bush'un bu ziyareti ABD bankalarını kurtarma, Arap sermayesini tekrar ABD'ye yöneltme, “petrodolar”ın geleceğini güven altına alma amacına ilişkin yorumlara neden rastlamıyoruz? Bu süreç Türkiye'de dolar 1 YTL'nin bile altına düşürebilir.

İran mı olur, Pakistan mı olur yoksa bambaşka bir ülke mi olur, göreceğiz. Ama ekonomik savaş bazı bölgelerde çok şiddetli çatışmaları alevlendirecek. Çünkü biliyorlar ki, “petrodolar” biterse ABD imparatorluğu bitecek. Bundan sonraki savaşların ortak adı “petrodolar savaşı” olacak.

Yeni Şafak - Yazarlar - İbrahim Karagül - Petrodolar için İran''a nükleer saldırı sözü! - 15.01.2008