26 Aralık 2007 Çarşamba
Öldüğü gün tank brifingi verecekti (ASELSAN)
ALİ EYVAZ / ANKARA, Yeni Şafak
Kuşkulu ölümleriyle gündeme gelen Aselsan mühendislerinden Hüseyin Başbilen'in cinayete kurban gitmiş olabileceği endişesi Başbilen'in üzerinde çalıştığı projeleri ve bunların akıbetini de gündeme getirdi.
Ankara Adli Tıp Heyeti'nin "intihar" kanaatine itiraz eden aile Sincan Ağır Ceza Mahkemesi'ne itiraz dilekçesi verdi. Dilekçeyle "milli tank" projesinde gönüllü çalışan Başbilen'in tanklarla ilgili sinyalizasyon ve sofistike elektrik konusunda geliştirdiği tekniklerle ilgili olarak 4 Ağustos 2006'da brifing vermeye hazırlandığı ortaya çıktı. Askeri uzmanların da bulunduğu bir heyet tarafından dinlenecek olan Başbilen evinden son kez çıktı. Üç gün sonra yani 7 Ağustos'da boğazı ve sol bileği kesilmiş olarak bulunan Başbilen'in tank projesinin de kayıp olduğu öne sürüldü.
KANAS UZMANI
Aselsan'da özellikle suikast silahı "kanas" üzerinde uzmanlaşan Başbilen, pekçok silahın geliştirilmesi projesinde görev aldı. Başbilen daha sonra tank üzerine çalıştı. Milli Savunma Bakanlığı, Şubat 2006'da bin adet "Yeni Nesil Tank Alımı Projesi"nden vazgeçerek, "milli tank" projesine start verince Aselsan diğer firmalar gibi çalışmalara başladı. Başbilen de bu çalışmalarda gönüllü olarak yer aldı ve tanklarla ilgili sinyalizasyon ve sofistike elekrik aksam konusunda projeler geliştirdi.
PROJESİ HEP YANINDAYDI
Projesini tamamlayan Başbilen, 4 Ağustos 2006'daki brifing için hazırlanmaya başladı. O gün Başbilen'in yanı sıra pek çok mühendisin projesi askeri uzmanların da bulunduğu bir heyet tarafından dinlenecek ve incelenecekti. Projesini çantasına koyan Başbilen, 4 Ağustos günü sabah evden çıktı. Kendisinden bir daha haber alınamayan Başbilen, üç gün sonra arabasının içinde ölü bulundu. Hep yanında taşıdığı tank projesi ise ortada yoktu.
'SİNYAL KIRICI' OLARAK ÇALIŞTI
Kayıtlara 'intihar ettiler' diye geçen üç mühendisin ortak özelliği branşlarının elektrik sistemi olması ve "sinyal kırıcılar" üzerinde çalışmış olmaları. Üç mühendis geçmişte Aselsan'ın uzun yıllar TAİ ile birlikte geliştirmeye çalıştığı F-16 uçaklarının dost-düşman ayrımı yapmasına olanak tanıyan şifre çözümlerinde görev aldılar.
Boş çantaya savcı el koydu
Ailesi Başbilen'in üzerinde çalıştığı projeyle ilgili kağıt tomarlarının ve proje müsvettelerinin yeraldığı çantanın boş olduğunu hem jandarmaya hem de savcıya söyledi. Mahkemeye verilen itiraz dilekçesinde de detaylı olarak bu proje çalışmasından bahsedildi. Savcılığın boş çantayı diğer deliller arasında muhafaza ettiği belirtiliyor.
Başbilen'in arabasında kendi kullandığı sigara dışında iki sigara paketi çıktı. Paketlerin üzerinde parmak izi olmasına karşın bu izlerin kime ait olduğu da tespit edilemedi.
Adli makamların Hüseyin Başbilen'in ölümüyle ilgili "intihar" tespitine ailesi Sincan Ağır Ceza Mahkemesi verdiği dilekçeyle itiraz etti.
AİLENİN İTİRAZI
Dilekçede şu değerlendirmeye yer verildi. "Hüseyin Başbilen'in kaybolduğu gün önemli bir proje teslim etmesi söz konusudur. Bu önemli proje ile ilgili Aselsan'da brifing verecektir. Bu proje ile ilgili olan dosyalar kendisinin yanında bulundurduğu evrak çantasındadır." Bugüne kadar cinayet soruşturması açılmadığı için Hüseyin Başbilen'in üzerinde çalıştığı proje ve projelerle ilgili adli makamlarca herhangi bir araştırma da yapılamadı. Fakat İstanbul Adli Tıp Kurumu'ndaki 3 uzmanın "cinayet olabilir" görüşü nedeniyle Sincan Ağır Ceza Mahkemesi'nin cinayet soruşturması başlatabileceği belirtiliyor. Cinayet şüphesinin artması üzerine Başbilen'in üzerinde çalıştığı projeler ve bunların akıbeti de mercek altına alınacak. Bunun için de çalıştığı kurum olan Aselsan'dan bilgi isteneceği belirtiliyor.
http://www.yenisafak.com.tr/gundem/?t=26.12.2007&c=1&i=89615
İlgili Haberler
ASELSAN mühendisinin ölümüne 'cinayet şerhi'
İntihar mı, Cinayet mi? Aselsan ve Ölen 3 Mühendis
Kurban ve kurbet
İslâm'ın en büyük bayramı yaklaşıyor. Bu yıl daha mı iyi olacağız? İbrahim Peygamber, oğlunu boğazlamaya kalkışmadı. İsmail Peygamber'i, o sırada tek oğlunu; çok seviyordu. Peygamberler de ma'sumdurlar. Allah'dan böyle bir emir de sâdır olmaz. İnanmayan varsa, Sâffât Suresi'nin 102. âyetine baksın! Burada Hazret-i İbrahim Halîlullah'ın adağından bahis var mı? Sadece “rüya”dan bahis var! İbrahim Peygamber bu rüyanın yorumunu elbette derhal yaptı: -Rabbim, çok sevdiğim tek çocuğumu alırsa benim sevgi ve imanımın sarsılıp sarsılmayacağını soruyor. Bu bir peygamberlik sınavıdır!
İşte bu sınavda Hazret-i İbrahim de, oğlu İsmail de başarılı oldular. Baba, biricik sevgili oğlunu secdeye getirerek, teslimiyetini her ikisi için Rabbine arz etti. Bunun üzerine o sırada bir insanın erişebileceği en büyük sevinç ve onur kaynağı İbrahim'e erişti: -Selâmun alâ İbrahîm! Selâm İbrahîm'e! (Sâffât, 37/109).
Ne var ki, İbrahim soyundan gelecek olan Yüce Sevgili Resûl-i Ekrem'in (S.A.) torunu Huseyn'in, ileride “Zibh-i Azîm” (Seyyid-uş-Şuheda) olacağı da vahyedildi. (Sâffât, 37/107). Daha sonraları Huseyn unutuldu ve bu mübarek ve mukaddes “simge”nin yerini “gökten indirilen kınalı koç” aldı. Buna rağmen; bir tarafdan Roma, bir yandan Fundamentalist, bir yandan da mahallî Yahudî yönetimi baskısıyla bunalan yoksul ve Mustaz'af Yahudî halkı; ve sonra diğer Mustaz'aflar; Hazret-i Mesîh'i (A.S.) tez yitirince, -Çarmıh'a gerilmeyip- gözlerden gizlenince; ümitlerini güçlendirmek için Hazret-i Mesih İsa Aleyhisselâm'a “Zibh-i Azîm” unvanını da verdiler. Esasen “imtihan olayı”nda imtihan edilenlerden İsmail'in (A.S.) yerine de, ırkçılık güçlenince, İsmail'den sonra, Sâra'dan doğan İshak (A.S.) geçirilmiş idi. “Allah'ın ahdi” sadece İshak soyuyla olabilirdi.
Resûl-i Ekrem (S.A.) Arz'ı teşrif edince, erkek çocuğu yaşamadığı için mukaddes ve mübarek gönlünü incitenlere karşı; Fâtıma'dan devam edecek olan mübarek soyu; “Kevser” simgesiyle kendisine bildirildi, ne var ki “v'enhar” ile Huseyn'e de işaret edildi.
Ey Azîzan, çocuklarımıza “Allah gökten koç indirmeseydi sizi kesicaktık!” demeyelim sakın! Koestler'in intiharına, Kierkegaard'ın, belki Nietzsche'nin de dimağî nezleden muztarip olmasına; vallahu a'lem, bu gibi temelsiz sözler sebep olmuştur, evlâdınıza kıymayın! İnsan sözünden sorumludur. Diline mukayyed olmak gerektir.
Ey Azîzan, sakın ve sakın, zinhâr ve zinhâr, “kurbanın anlamı; gan ahıtmah, böylece insanın canavar yönünü hayvanlar üzerinde, gan gohusu virerekten yaduşturmahdur ellelem!” de demeyelim sakın! Bu sözün şeâmeti, “kesicaktık!” boşboğazlığının şeâmetini solda sıfır kılar! İslamofobia sempozyumu kaşığıyla birşey verilebilse dahî, başka bir sempozyum sapıyla, kaş yapayım derken göz çıkarılabilir. Böyle diyenlerin, sonra ne yüzle Darwin'i suçladıklarını anlayamam.
Ey Azîzan, Vedûd, Rahman, Rahîm, Gafûr, Settar, Selâm ve Erhamerrâhimîn olan Rabbimiz Allah, “kurban” adıyla kesilen hayvanların ne eti, ne de kanının Allah'a erişmeyeceğini buyurmuyor mu? (Hacc Suresi, 22/37)
Ancak takvâmız erişeceğine göre, takvâ da sevgi, iman ve ümîd demek olduğuna göre, Emîr-ul-Mü'minîn'in “şüphesiz hayvanlardan da sorumlusunuz” uyarısına hiç kulak vermeyecek miyiz? Hacc Suresi'nin 22/33. âyetine bir bakın, hayvanların, ancak üreme ve üretme yeteneklerinin “kesilmesinden” sonra “kesilebilecekleri” anlamı çıkmıyor mu? Bu hayvanların da Hacc merasimi sırasında kesilmelerinin amacı; yedinci milâdî yüzyıl şartlarına uygun olarak, yoksul hacıların sıkıntı çekmelerini önlemek değil midir? Şu halde bugün bu sıkıntı başka yoldan giderilebiliyorsa, niçin mutlaka; kurban bayramlarında her yer kızıla boyansın ve “Allah için kurban, küp için kavurma!” kanunu yürürlüğe girsin? Görüyorsunuz ey Azîzan, “İslâm'ın en büyük bayramını kavurma şölenine döndürdünüz” tesbitini ilk kez yapan ben değilim! Bu sözün ikinci kısmına uyanlar, kavurma şöleni yapmıyorlar mı?
Şu halde “kurban”, “sadaka”nın bir nev'idir ve Ramazan Bayramı gibi, gücü yetenin bu malî ibadeti için de “fitre” (Fıtra) gibi bir ölçüt olması gerekir. Nedir? Kanaatimce, fitre, meselâ bir “aile” için verilecek ise, o ailenin bir aylık mutfak masrafının otuzda biri, diğer bir deyişle, bir kişi için bir günlük -ortalama- mutfak masrafıdır. Hacca gidenler veya gitmeyenler için Kurban (Allah'a yakınlaşma) sadakası, on günlük -ortalama- mutfak masrafıdır. (Bakara, 2/196)
Ey Azîzan, malî gücümüz yetiyorsa, bütün aile için, en az on günlük mutfak masrafımız tutarında bir parayı, açlık çekenlere verelim veya gönderelim. Bu paralarla, daha doğrusu bir kısmıyla, açlık çeken ülkelerde hayvancılığı da teşvik edelim. Onlar da bu hayvanların sütünden ve yününden yararlansınlar ve ne biz vaadesi yetmeyen bir hayvan keselim, ne onlar! Bizim canımız can da, hayvancağızlarınki patlıcan mı? Patlıcan yiyene kim ne diyebilir ki? Âşıklarını eyledi dîvâne badımcân! Âfiyet olsun ey Azîzan!
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=8375&y=HuseyinHatemi
PKK’ya kol kanat geren vekiller, demokrasiden, barıştan söz edebilir mi?
Askerlerimizin Kuzey Irak’a operasyon düzenlediği saatlerde, DTP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır bu operasyonlarda ölen “Rohat” kod adlı teröristin evine taziye ziyaretinde bulundu.
Bu haber, gazetelerin iç sayfalarında yitip gitti!Sevahir Hanım taziye ziyareti sırasında iktidara çağrıda bulunarak, operasyonlardan derhal vazgeçmesini istedi! Operasyonda hayatlarını kaybedenlerin (yani PKK’lı teröristlerin) ailelerine başsağlığı diledi.
Kapatılan DEP’in eski Milletvekili Selim Sadakda yanındaydı, İdil Belediye Başkanı Resul Sadak da...Hiçbiri, “Peki bu Rohat bugüne kadar kaç korucuyu, kaç askeri, kaç köylüyü öldürdü?” demedi...Hiçbiri, “Bu Rohat hiç mi pis işlere karışmadı?” diye sormadı...
Hiçbiri, “Vatanı için savaştığını sanıyordu ama aslında vatanına karşı savaşıyordu” diye sitem etmedi. Hiçbiri, “Halkların kardeşliğinin silahla sağlanamayacağını anlamadığı” için kızmadı Rohat’a...
Çok değil, daha birkaç gün öncesine kadar elinde tüfek, belinde bombayla gezen bu “insan avcısı” na, “şehit” muamelesi yapıp döndüler Ankara’ya, Diyarbakır’a, İdil’e...
Sevahir Hanım’a sormak isterim... Bütün Sakık’lara, Sadak’lara, Dicle’lere...Bütün Zana’lara sormak isterim:Bugüne kadar kaç Mehmetçik’in cenazesine katıldınız? Hangisinin annesine, babasına taziye ziyaretinde bulundunuz? Hiç! Ama ölen her PKK’lının ardından gözyaşı döktünüz... Aranızdan birileri “şehit” bile ilan etti bu katilleri...
Kiminiz vekildiniz, kiminiz belediye başkanı, kiminiz il genel meclisi üyesi, kiminiz belediye meclisi azası!Beğenmediğiniz devlet, sizi makama ve paraya boğmuştu! Hepiniz yeminle, yasayla bağlıydınız sözüm ona... Ama ne yemin dinlediniz, ne yasa...
Sizin barış yanlısı olduğunuza inanmıyorum artık! Sizin insancıllığınıza, demokratlığınıza, dürüstlüğünüze de...Yaptığınız düpedüz Kürt ırkçılığı! Dil, din, ırk, cinsiyet üzerinden siyaset ve ticaret yapan herkesin bu ülkeye zarar verdiğine inanan biri olarak size güvenmiyorum!
Yüzünüzde zaten eğreti duran maskelerinizi çıkartın artık...Ve bilin ki: Benim ödediğim vergiden sizin kursağınıza düşen pay, kesinlikle helal edilmemektedir!
http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=26.12.2007&Newsid=153652&Categoryid=4&wid=102
PKK’nın ne istediğini bilen var mı? Mehmet Tezkan, Gazete Vatan
25 Aralık 2007 Salı
"Noel Baba"nın gölgesinde Kurban Bayramı
Her tarafta "Noel Baba" müsveddeleri, "Kristmıs" ağaçları… Kurban Bayramımız nasıl mübarek olacak, bilemiyorum. İki sene evvel bu Hıristiyani atmosferi eleştirmiştim de, bir internet haber sitesindeki arkadaşlar beni farklı hayat tarzlarına tahammülsüzlükle suçlamışlardı.
Gene yazıyorum, gene suçlasınlar:
Türkiye, her şeyden evvel, diyar-ı İslam'dır kardeşim!
Hıristiyan kültürünün bu ülkede bu kadar baskın olması anormaldir kardeşim!
Kurban Bayramı'nın "Noel Baba" ve "Kristmıs ağaçları" ile gölgelenmesine isyan ediyorum kardeşim!
* * *
Hıristiyan vatandaşlarımız sakın üzerlerine alınmasınlar…
Dinlerinin gereğini yapmaları, kültür ve geleneklerini yaşatmaları, aziz olarak gördükler Nikolay'ı yâd etmeleri tabiidir Hıristiyan vatandaşlarımızın.
Hıristiyan evlerinde, Hıristiyan mabetlerinde, Hıristiyan mahallelerinde elbette Noel'in gelişini müjdeleyen bir atmosfer olacak.
Ama Ankara Kocatepe Camii'nin altındaki Beğendik mağazasında Kurban Bayramı'nı unutturacak kadar yoğun bir Noel dekorasyonu görünce fena halde asabım bozuluyor.
Bugüne kadar sadece bir (1) Hıristiyan'a rastladığım Eryaman'daki bir alışveriş merkezinde "Aziz Nikolay" kılıklı adamların Kurban Bayramı arefesinde çocuklara şeker dağıtarak kültürel bir şizofreniye yol açmaları fena halde asabımı bozuyor.
Bunu içime sindiremiyorum. İnşaallah hiçbir zaman da sindiremeyeceğim.
* * *
Acayip bir şey…
- Adın ne?
- Mustafa.
- Peki bu kılık ne?
- Noel Baba, yani Aziz Nikolay.
- Çocuklara niye bu kılıkta şeker dağıtıyorsun?
- Onları sevindirmek için.
- "Mutlu Noeller" de diyor musun?
- Yok canım! Bu çocuklar Müslüman. Noel'le işleri olmaz.
- Peki "Noel Baba"yla ne işleri var?
- Ne bileyim işte… Şirinlik olsun diye bu kılığa girdik…
- Şirinlik olsun diye mi İslam kültürünün canına okuyorsunuz?
* * *
Düşünsenize:
Kurban Bayramı'na "Noel Baba" ve "Kristmıs" ağaçlarının gölgesinde giren çocuklarımız, ileride, "Babacığım, anneciğim, bayram geliyor diyorsunuz, peki Noel Baba ve çam ağaçları nerede?" diye sorabilirler.
Rahman ve Rahîm Allah, sonumuzu hayreylesin.
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=8454&y=HakanAlbayrak
İlgili yazı Kurban ve kurbet , Hüseyin Hatemi, Yeni Şafak
Fethullah Gülen'den Sonra...
Atılgan Bayar, KorsanHaber.com
Biliyorsunuz kamuoyunda Fethullahçılar olarak bilinen cemaatin bazı yayın organları var: Zaman gazetesi, Samanyolu Televizyonu, Cihan Haber Ajansı ve benzerleri gibi...
Aynı şekilde, cemaate ait olmayan ama patronajının cemaate yakın olduğu medyalar var, şimdi adını vermeyelim...Ve bütün bunlardan farklı olarak, cemaat içinde yetiştirilmiş birçok figür medya içinde konuşlandırılmış durumda.
İşte bu sebepler bir süredir “En büyük medya patronu Fethullah Gülen” şeklinde yayınlar yapılmasına sebep oldu.
Bu güne kadar, bu cemaatin yayın organlarının ve mensuplarının medyadaki genel özelliği bir ‘vasat’ta seyretmek, net ve açık savaşlara girmemek, kamuoyunun bütün kesimleriyle iyi ilişkileri korumak şeklindeydi.
Hatırlarsınız, 28 Şubat sürecinde bu cemaatten gazeteci ve yazarların üye olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı hemen hemen bütün kamuoyu önderleriyle görüşmüş hatta Çevik Bir ve diğer komuta kademesiyle temas yolları da aramıştıAma ne oldu, ne değiştiyse cemaatin Amiral Gemisi Zaman, bir süredir medyada cepheden savaşlara girme kararı aldı.
Ekrem Dumanlı’nın yayın yönetmenliğinden sonra, örneğin, adetleri hilafına, o zaman Habertürk’ün patronu olan Ufuk Güldemir ile açıkça mücadeleye girmişlerdi.Güldemir’in, Ekrem Dumanlı’yı kastederek, ‘ben bunun patronuna 28 Şubat’ta sahip çıktım. Bana bunu nasıl yaparlar,’ isyanı hala kulaklardadır.Gelelim bugünkü Zaman gazetesine...
Bugünkü Zaman gazetesi bir başka cephe açtığını ilan ediyor. ‘Otel ve TV sahibi sendikalar 10 yıldır devlet denetimi görmüyor,’ başlıklı yazı dizisi açıkça Türk Metal İş Sendikası’nın sahibi olduğu ART Televizyonu’nu da hedef alıyor.28 Şubat sürecinin Refah-Yol hükümetini devirmek için sendikalardan yardım aldığını ve buna karşılık sendikalara denetim bağımsızlığı hakkı verdiğini iddia eden gazete, Metal İş Sendikası başkanı Mustafa Özbek’in siyasi konuşlalar yaptığını ve ‘Ulusalcılar’ı desteklediğini söylüyor.
Ne ilginç değil mi, bir cemaat gazetesi Zaman, yasal bir sendikanın yasal bir şekilde televizyon sahibi olmasını sorguluyor?
Cemaatin yayın organlarının çizgisi, bugüne kadar Fethullah Gülen’in kimliğinde de meczolan ‘anti-rövanşist’ düşünceden kopmuş gibi görünüyor.Yani, bir şekilde 28 Şubat’ın rövanşını almaya çalışıyor. Böylece diyalektik olarak AKP’yi iktidar yapan 28 Şubat sürecini sorgularken AKP iktidarını da sorgulamaya başlıyor. Kendilerini de...
Tartışmaya açtıkları, ‘bir sendikanın niçin televizyonu var’ sorusu; ‘bir dinsel cemaatin niçin televizyonları, gazeteleri, haber ajansları var,’ sorusunu da beraberinde getiriyor.
Ve bu sorular pek cematin lehine sorular gibi durmuyor.
Öyle ya da böyle, Fethullah Gülen cemaatinin yayın organlarında yaşanan gelişmeler, örneğin yeni görünen açık tartışmalara girme eğilimi, örneğin Tamer Korkmaz gibi ulusal hassasiyetleri öne çıkan yazarların işten kovulması cemaatin ya tümünün ya da en azından medyasının bir tutum değişikliğine gittiğini gösteriyor.
Cemaatin en büyük özelliği olan entelektüelist çalışmalar, tartışmalara biraz yukarıdan bakan ve böylece gücünü koruyan tutum kalkıyor; yerini popülist, gündelik bir tutum alıyor.
Ama neden?
Bu sorunun şimdilik açık bir cevabı yok. Ancak medya ve siyaset kulislerinin derinliklerinde Zaman Gazetesi’nin yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın adının Fethullah Gülen sonrası cemaat liderliği için sıklıkla telaffuz edildiği söyleniyor.
Acaba Dumanlı gücünü popülizm ile mi tahkim etmeye çalışıyor? Eğer öyleyse Fethullah Gülen cemaati bir centilmenler kulübü niteliğinden, sıradan bir dayanışma hareketine dönüşüyor demektir....
http://www.korsanhaber.com/yazar_yazi.asp?yazi=4637Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a çağrı: Bu ölümler aydınlatılmalı!
İbrahim Karagül, Yeni Şafak
Tarih 14 Temmuz 2004. Çanakkale-Gelibolu yolu üzerinde soru işaretleriyle dolu bir “trafik kazası” meydana geliyor. TÜBİTAK'ta görevli üç güvenlik uzmanını taşıyan minibüs, ışıklarını yakmadan giden saman yüklü bir traktöre çarpıyor. Ardından karşı şeritten gelen bir Mercedesle çarpışıyor.
TÜBİTAK'ta güvenlik projelerinde çalışan, Ulusal Kriptoloji Araştırmaları çerçevesinde geliştirilen bir askeri cihazın Çanakkale'de yapılan denemesinden dönen, Ercan Kuruoğlu ve Mustafa Aktekin olay yerinde, Yüzbaşı Yücel Kenter ise kaldırıldığı hastanede hayatlarını kaybediyor. Kuruoğlu ve Aktekin ulusal güvenlikle ilgili projelerde görev alan iki uzmandı. Yüzbaşı Ertekin ise, TÜBİTAK ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın yürüttüğü bir projede görevliydi.
Türkiye'de her gün karşılaştığımız onlarca “trafik kazası”ndan biri daha meydan gelmişti ve üç önemli isim kurban verilmişti. Olay öylece kapandı. Susurluk'taki trafik kazasının Türkiye'de yol açtığı depremi hatırlayanlar için “sıradan” bir trafik kazasının arkasında neler olabileceği az çok tahmin ediliyor olmalı.
Sorulacak çok soru vardı. Ama hepsi komplo ürünüydü! Buna rağmen, “kaza” kamu vicdanında hep soru işaretleriyle yer edindi. Hâlâ bu sorular cevaplanmadı. Sorular unutulmadı da.
Ardından ölümler ASELSAN'a sıçradı. Üç önemli isim, soru işaretleriyle dolu “intiharlar” ve sonu gelmeyen sorular! “Kaza” yerini “intihar”a terk etmişti. Kamu vicdanı bu intiharları hiçbir zaman kabul etmedi. Aylarca tartışıldı. Ama tartışmalar hep ciddiye alınmayan ortamlarda yapıldı. Burası Türkiye. Faili meçhullerin, sır dolu ölümlerin aydınlanamadığı ülkelerden biri.
7 Ağustos 2006. Ankara'da, Pursaklar-Ayancık yolu üzerinde otomobilinin içinde boğazı ve bileği kesilmiş bir ceset bulundu. ODTÜ mezunu ve ASELSAN'da güvenlik projeleri üzerinde çalışan otuz yaşındaki Hüseyin Başbilen'in boğazında yirmi santimetre, bileğinde ise sekiz santimetre kesik vardı. Bir “veda” mektubu bıraktığı ve intihar ettiği söylendi.
17 Ocak 2007. Yine ODTÜ mezunu ve ASELSAN'da bir süre çalıştıktan sonra Miteks adlı güvenlik firmasında çalışmaya başlayan otuz yaşındaki Ünsem Ünal'ın cesedi Eymür Gölü kenarında bulundu. Kafasına sıkılan tek kurşunla ölmüştü. Bu olay da “intihar” olarak kayıtlara geçti.
26 Ocak 2007. Yani on gün sonra bir başka “intihar” daha kayıtlara geçecekti. O da ODTÜ'lü ve ASELSAN'lı. Evrim Yançeken, Batıkent'te evinin penceresinden, altıncı kattan atlayarak “intihar” etmişti.
30 Kasım'daki Atlasjet kazasını ve altı bilim uzmanının hayatını kaybetmesini şimdilik bu kategoriye almıyoruz. “Kaza” ile ilgili ileride ne tür veriler elde edilir, sorular ortaya çıkarılır şimdilik bilemiyoruz.
Ama gerek TÜBİTAK mensubu üç uzmanın tuhaf biçimde “trafik kazası”na kurban gitmeleri, gerekse ASELSAN'da çalışan genç bilim adamların ardı ardına “intihar” etmeleri son yıllarda Türkiye'de yaşanan en şüpheli olaylar arasında yerini aldı.
Üzerinde çalıştıkları projeler ve ölüm şekilleri, cevaplandırılmadıkça soru işaretlerini çoğaltmaya devam edecek. Bu kişiler siyasi figürler olsaydı, dosyalar bu kadar kolay kapanmazdı. Sessizce yetiştiler, sessizce çok önemli projelerde görevler aldılar, sessizce hayatlarını kaybettiler. Bu şüphe uyandıran sessizlik, ölümlerinden sonra da devam ediyor.
Hüseyin Başbilen'in “intihar”ına bakalım... Ankara Adli Tıp Kurumu raporu olayı “intihar” olarak niteledi. İstanbul Adli Tıp Kurumu'na mensup on kişilik heyet konuyu yeniden inceledi. On kişiden üçü “intihar” değil “cinayet” olduğu kanaatinde. Bir kişinin kendini bu şekilde öldürebilmesi, üzerinde kan izinin bulunmaması, cesedin duruş şekli ile boğazdaki kesik arasındaki uyumsuzluk gibi itirazlarda bulundular.
Acaba Başbilen'in boğazı ve bileği öldürüldükten sonra mı kesildi? O gün hiç işe gitmemesine rağmen veda mektubunun iş yerindeki bilgisayarında yazılmış olmasının anlamı ne? Acaba Eymür Gölü kenarında Ünal'ın kafasına kurşun mu sıkıldı? Acaba Yançeken, altıncı kattan birileri tarafından mı atıldı?
Bu üç kişinin, askeri teknoloji alanında çalışması, teknoloji transferi ve kaçakçılığı konusunda acımasız bir savaşın yürütülmesi, askeri teknoloji yüzünden ülkelerin birbirine düşmesi gerçeği ile birlikte sorular yeniden sorulmalı.
Şimdi Başbilen dosyası derinleştiriliyor. Jandarmanın elinde bulunan telefon ve bilgisayar kayıtları incelemeye alınıyor. Her üç “intihar” ayrı ayrı değil, birlikte soruşturulmalı. Her üç kişinin bağlantıları, çalışma alanları, kimlikleri, uzmanlıkları birlikte değerlendirilmeli ve kapsamlı bir soruşturma yürütülmeli.
Sıradan intihar ya da her hangi bir cinayet soruşturması şeklinde değil, olayların birbiriyle bağlantıları, askeri teknoloji alanında varolan rekabet ve uluslararası boyutu irdelenerek sonuca ulaşılması amaçlanmalı. Aynı şekilde TÜBİTAK mensuplarının hayatlarını kaybettikleri “kaza” da bu tür bir soruşturmaya konu olmalı.
Hepsinden önemlisi, bu vakalar için özel bir soruşturma komisyonu kurulmalı. Bu hazin olayların aydınlığa kavuşması ve özellikle de bundan sonra yaşanabileceklerin önüne geçilmesi için konu sadece hukukçulara/mahkemelere bırakılmamalı, kesinlikle söz konusu soruşturma komisyonu bir an önce oluşturulmalı. Çünkü eğer bu vakalar “kaza” değilse, “intihar” değilse siyasi yönü, ulusal güvenliği dolayısıyla Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren yönü öne çıkacaktır.
Böyle bir komisyon, Türkiye Büyük Millet Meclisi ya da Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulabilir. Aksi takdirde sır dolu ölümler, kaza şeklinde, intihar şeklinde devam etmez. Bir süre sonra suikastlere dönüşür. Geç kalınmış olur. Kamu vicdanını sızlatan her olayın arkasında elbette karanlık senaryolar olmaz. Ama ya varsa?
Bu Cumhurbaşkanı'na, Başbakan'a ve Adalet Bakanı'na açık bir çağrıdır! Hiç değilse kamu vicdanını rahatlatmak için!
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=25.12.2007&y=IbrahimKaragul
http://politicsans.blogspot.com/2007/11/intihar-m-cinayet-mi-aselsan-ve-len-3.html
24 Aralık 2007 Pazartesi
“Yetişin, Barnie bizi de soyuyor!”
Kibar, nazik, güler yüzlü, sportmen yapılı, saçlarına hafif karlanma düşmüş... Görüşmek istedi. Gazetede buluştuk.
Belgeleri verdi.Olanı biteni anlattı.
“Yetişin, Barnie bizi de soymak istiyor Necati Bey; bunu yazın, halk duysun” dedi.Yazıyorum.Hemen; “Barnie de kim, soyulan kimdir, bizi alakadar eden nedir?” diye soracağınızı biliyorum. Hatırlayacaksınız; 70 yaşında İngiliz kurt bir iş adamı “Formula’cı Barnie Ecclestone,” dünya çapında “otomobil yarış sirki organize” eden birisi.
Önce kendine yerli destekçiler (özel sektör iş adamları Mümtaz Tahincioğlu, Nuri Çolakoğlu, Cem Hakko, Mehmet Karabeyoğlu) buldu.
Bize de Formula lazım. Formula’sız olamayız. Formula Türkiye’ye gelsin.
Zengin turist çekeriz. Diye gazeteleri ve gazetecileri kumpasa getirip bol umut haberli propaganda yaptılar. İngiliz kurt iş adamı Barnie Ecclestone, hin oğlu hin bir anlaşma; T. C. Devleti’ne (Hazine) kendisine her yıl 13.5 milyon dolar peştemaliye parası ödeme mecburiyeti getiren anlaşma imzalattı. İstanbul Ticaret Odası (İTO) o zamanki başkanı Mehmet Yıldırım da “Biz bu pisti 60 milyon dolara bitiririz” diye ortaya çıkıverdi.
Fizibilitesiz, metrajsız, kübaj cetvelsiz, zemin araştırması yapmadan, birinci keşfi bitirmeden, temeli attılar. Pist ile yarışseverlerin oturacağı yerler ve idare binaları o kadar lüks tutulmuştu ki daha yapının yarısı tamamlanmadan 110 milyon dolar gitmişti. Pist inşaatını başlatan İTO Başkanı Mehmet Yıldırım da seçimleri kayıp edip başkanlıktan gitmiş, yerine iktidar partisi AKP’li olan bugünkü başkan Murat Yalçıntaş gelmişti.
İktidar devreye sokuldu.Başbakan işe el koydu.Sanki, “otomobil sirki yapmak” asli görevleriymiş gibi TOBB, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile İstanbul Valiliği, “Formula pisti kurmaya ortak” edildi, yani halkın parası 230 milyon dolara mal olan bu piste yatırıldı, çarçur edildi.
Devlet töreni yapıldı. Büyük tantana! Başbakan kurdeleyi kesti. Yarışlar yapıldı.
Fiyasko! Zengin turist de gelmedi. Oteller de dolup taşmadı. Her gören yabancının; “Türkler, kazıklanması kolay, aptal bir millet olmalı” diye içinden geçirdiği pahalı pist her yıl daha büyük zararlar yazmaya başladı. İTO ve TOBB, havlu attı. Pisti çalıştıramaz oldular. Londra’ya ayağına kadar giderek kendini her bakımdan garantiye almış İngiliz Barnie Ecclestone’a; “Al pisti sen çalıştır” diye adeta yalvararak işi verdiler. Devir şartlarının ne olduğu da pek anlaşılamadı. İşte bana gazeteye gelen kibar, nazik, güler yüzlü, sportmen yapılı, saçlarına hafif karlanma düşmüş Türkiye Motosiklet Federasyonu Başkanı Hamit Abbasoğlu, “Yetişin, Barnie şimdi de bizi soymak istiyor!” diye çağırı yapıyor.
Türkiye bir şampiyon çıkarmış. Dünya Motosiklet Şampiyonu. Adapazarlı fakir bir motosiklet tamircisinin oğlu olan 23 yaşındaki Kenan Sofuoğlu, dünyadaki en iyi 30 motosiklet yarışçısını geride bırakarak dünya şampiyonu olmuş. Bu başarının verdiği heyecan ve şevkle Türkiye Motosiklet Federasyonu da bu yıl dünya “SUPERBIKE” yarışlarını, yollar ve altyapı hariç Türk halkına 230 milyon dolara mal olmuş Formula pistinde yapmak için başvurmuş. Ancak “SUPERBIKE” ile de yıllığı 1 milyon 600 bin euroya mukavele imzalamışlar.Elinde belge.Bana gösteriyor.Fakat Formula’nın yeni işleticisi Barnie, pisti vermek için onlardan “SUPERBIKE’a ödeyeceğim diye 5 milyon 700 bin euro” istiyor. Çıldırmak işten değil. 1 milyon 600 bin euroya anlaşma yapılmış fakat Barnie Türkiye Motosiklet Federasyonun’dan “SUPERBIKE için 5 milyon 700 bin euro almaya çalışıyor,” ayrıca gişe gelirlerini de istiyor.
Gözü dönmüş soygun!İngiliz’i kim alıştırdı?
Gazete Vatan: http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=24.12.2007&Newsid=153255&Categoryid=4&wid=108